Booking.com

31 Mart 2018 DOLUNAY’ın Burçlara Göre Etkisi…

31 Mart 2018 Terazi Burcu’ndaki DOLUNAY’ın Burçlara Göre Etkisi…

tsuchiya koitsu2

31 Mart 2018 günü, İstanbul’a göre 15:36 itibariyla DOLUNAY tam halini alıyor. Elbette bu enerji, 2-3 gün öncesinde ve sonrasında bizim üzerimizde etkili olmaya başlıyor.

Genel yorumda 31 Mart 2018, Terazi Burcu’nda DOLUNAY; Seçimler, Tavizler ve Bedeller Hakkında Dersler…; ”Hem bu güne dek aldığımız kararların, benimsediğimiz duruşun, bize ve başkalarına yönelik sonuçlarını, bir daha değerlendireceğiz. Hem de ileri dönük olarak, neleri elde etmek, geri kazanmak ya da korumak istediğimize karar verecek ve bu uğurda neleri gözden çıkartabileceğimizin muhasebesini yapacağız!” demiştik.
Bu sürecin, BURÇ ve Yükselen BURÇ için etkilerine gelince;
KOÇ veya Yükselen KOÇ: Birilerini iradenize boyun eğdirmekle, bir iradeye boyun eğmek arasında kırılıp yorulduğunuz bir süreç… Üstelik, her iki durumda da kazanan yok! Bu öyle bir çıkmaz ki, anlamlı veya değerli bulduğunuz bir şeyi elde etmek, hayatınızda tutmak ya da korumak adına, değer verdiğiniz bir başka şeye zarar vermek, kendinizi yok etmek ya da çok zor görünen bir değişikliği kabul etmek zorundasınız. Neyi gerçekten istediğinizi ve neyi korumanız gerektiğini çok iyi düşünün! Bu aşamada alacağınız kararlar, kaderinizde bir döngüyü tetikleyebilir. Bu çatışmalı duyguyu, aşk hayatınızda olduğu kadar iş ortaklıklarınızda veya işbirliği içinde davranmanız gereken kişilerle aranızda yaşayabilirsiniz. Ya da kendinizi, sizi yok eden, yıpratan, kazansanız bile mutsuz eden bir REKABET’in orta yerinde bulabilirsiniz. Ve bütün bunlara değip değmediğine de sadece siz karar verebilirsiniz ;)
BOĞA veya Yükselen BOĞA: Kendinizi, bir yaşam biçiminin, bir çalışma şeklinin altında ezilmiş, ya da nereye varacağını kestiremediğiniz bir kısır döngünün içinde kayıp hissedebilirsiniz.  Umut edip, hayal kırıklığına uğramaktan, önünüzü görememekten yılmış durumdasınız. İYİ HABER; Şu birkaç günlük süreç, sizi öyle ya da böyle bir çözüme ve yeni bir yön çizme kararına götürecek. Ya belirsizlik bitecek, önünüzde yeni bir kapı açılacak ve siz fedakarlık ya da çile olarak gördüğünüz duruma farklı bir gözle bakacaksınız… Ya da yaşayacaklarınız size, içine girdiğiniz o LABİRENTİ yaratan ve orada tutanın yine siz olduğunuzu fark ettirecek! Önünüze konan somut göstergeleri mantıklı bir şekilde değerlendirin. İş yapma şeklinizin ya da yaşama biçiminizin, size sürdürülebilir gelip gelmediğine karar verin. Gerekiyorsa, yeni bir düzene geçmeye razı olun. Eğer bir  sağlık sorunu yaşıyorsanız, hoşlanmasanız da tedavi için gerekli olanları yapın. Hukuki konularda da, belirsizliği ortadan kaldıracak kararları duymaya ve gereğini yapmaya hazır olun.
İKİZLER veya Yükselen İKİZLER: Size aşk gibi görünen bir şeyde hayal kırıklığı ile, fırsat gibi görünen bir şeyde tehditle, mutluluk gibi görünen bir şeyde tatminsizlik veya hevesinizi kıran bir engelle karşılaşmanız mümkün… Siz mükemmel mutluluğun, kusursuz projenin, büyük şımarmanın peşindesiniz ;) Sanki istediğiniz bir şey oluyor ama TAM İSTEDİĞİNİZ gibi olmuyor. Bu da size gıcık veren bir ”geri  adım” ya da dünyanın sonunu getirecek bir felaket gibi geliyor. Ve siz bunun yarattığı hoşnutsuzlukla hayatı kendinize zehir ediyorsunuz. SAÇMALAMAYIN! Öte yandan, atmak için kudurduğunuz bir adımın riski ÇOK YÜKSEK ise, daha önce de böyle havalı çıkışlar veya çekici hedefler için büyük bedeller ödeyip, büyük kayıplara uğramışlığınız varsa, bu defa kendinize hakim olun! Hırs veya tutku ile elde edilen şeylerin verdiği haz geçer, ama pişmanlık baki kalır… Lütfen iyi bildiğiniz kitabı yeniden okumayın. Sanırım burada asıl dengelemeniz gereken konu, ayarsız RİSK anlayışınız ;)
YENGEÇ veya Yükselen YENGEÇ: Kurduğunuz sistemin temel taşlarını titreten birşeyler oluyor! Size güven ve huzur veren birşeyi elde etmek ya da korumak için, tehditkar gelen bir ortama girmek, zor gelen bir sorumluluğu almak ya da istemediğiniz bazı koşullara boyun eğmek zorunda kalabilirsiniz. Bu süreçte üzerinizdeki baskılar sizi iyice güvenlik alanınıza çekilmeye, geri adım atmaya da teşvik edebilir… Ama bunu yaptığınızda, durumun gerektirdiği cesaret ve inisiyatifi göstermemiş olduğunuz için kendinizi yine kötü hissedebilir, daha da önemlisi hiç istemediğiniz bir saygınlık kaybına uğrayabilirsiniz. Destek görmek istediğiniz insanlar ve ilişkiler sizi korumak yerine zorlamaya başlamış olabilir. Valla Anacım bu defa geri çekilemezsiniz… Artık bir yön çizip yürümek ZORUNDASINIZ! Konu evlilik, iş, ev, ortaklık, ortak hayat, ya da bir mekan olabilir… Burada konu değil, sizin TUTUMUNUZ önemli :) Kendinizi koruma ve olaylar üzerinde iktidar kurma stratejinizi değiştirmek zorundasınız! Zira, klasik korunma güdünüz ve tanıdık mevziyi, bildik yöntemi terk etmeme eğiliminiz nedeniyle insiyatif almazsanız, hiç istemediğiniz durumlarla karşılaşabilirsiniz…
ASLAN veya Yükselen ASLAN: Gideceğiniz bir yol, yapacağınız bir görüşme, alacağınız bir haber, birinden gelecek bir yönlendirme, ya da size verilmesini/tutulmasını beklediğiniz bir söz var… Siz hayatınızı, düzeninizi, planlarınızı, düşünce sisteminizi, tamamen bu konuya bağımlı hale getirebilir, bu gelişmenin ya da bilginin önemini fazlaca abartabilirsiniz! Duymanız gerekeni duyun, görmeniz gerekeni görün… Ama aldığınız sonuç ya da gördüğünüz işaretler, istediğiniz gibi değilse YIKILMAYIN! Öte yandan, tam istediğiniz sonucu alsanız da, bundan sonra önünüzün tamamen açılacağını, hiç sorununuz kalmadığını düşünmeyin. Olay yine gelip SİZDE bitecektir! Bakışınızı, hesaplarınızı, yargılarınızı, hedeflerinizi, yöntemlerinizi sorgulamaktan ve değiştirmekten çekinmeyin ama bunu başkalarına bağımlı hale getirmeyin. Ne olacağını bilmediğiniz bir gelecekten de bu kadar korkmayın. Ne gelirse gelir… Önemli olan sizin geleni nasıl göğüslediğiniz, önceliklerinizi nasıl belirlediğiniz ve neyi korumak için neleri feda etmeye hazır olduğunuzdur ;)
BAŞAK veya Yükselen BAŞAK: Kazanç kayıp denklemlerinde kaybolmuş gibisiniz :) Saygınlık elde etmek isterken küçük düşmekten, bir iş yapıp karşılığını alamamaktan, bir işe girip hakkını verememekten, ya da bir fırsata el atıp ummadığınız kayıplara uğramaktan endişe edebilirsiniz. Siz paranızı korumak ya da belirli bir yere yönlendirmek isterken, beklenmedik masraflar, planlarınızı bozabilir. Bir alacağınızı tahsil edememek, bir kredi veya destek isteyip alamamak gibi sorunlar yaşanabilir. Bu aralar, atacağınız adımların riskini iyice hesaplayın… Tamahkarlık edip, kazanayım derken zarara girmeyin. Haklarınızı ve konumunuzu korumaya, haksız saldırılar, talepler veya müdahaleler karşısında güçlü durmaya özen gösterin. Ama öngöremediğiniz gelişmeler, beklenmedik kayıplar olursa da, serinkanlılığınızı bozmayın. UNUTMAYIN; Kayıp ve kazanç algımız, önem sıralamamızla ilgilidir… İnsan bazen kazanma arzusunun içinde kendini kaybedebilir! Bazen kaybetme korkumuz, bizi değerimizin farkına varmaktan ve kendimizi ortaya koymaktan alıkoyabilir. Bazen bize kayıp gibi gelen bir durum, ummadığımız kadar değerli kazanımlara yol açabilir. Bazen küçük kayıplar ya da fedakarlıklar, bizi büyük belalardan korur. Ya da bazen onurumuzu ve özdeğerimizi korumak için, bazı somut kayıplar göze alınabilir. Bu süreçte, sizi bir insan olarak değerli kılanın ne olduğunu asla unutmayın ve ÖNCELİKLERİNİZİ sorgulamaktan ve değiştirmekten korkmayın!
TERAZİ veya Yükselen TERAZİ: Önemsenmek, sevilmek, kazanmak, karlı çıkmak, değerli olduğunuzu hissetmek ve etrafınıza da kim olduğunuzu göstermek istiyorsunuz! Ama çevrenizden aldığınız tepkiler, girişimlerinize aldığınız karşılıklar, güvenmeye alıştığınız insanların tutumları, sizin dengenizi bozuyor. Taleplerinizin karşılıksız kalmasından, isteyip alamamaktan, umduğunuzu bulamamaktan endişe ediyorsunuz. Özdeğer algınızı, başkalarının verdiği tepkiler ve sunduğu imkanlar ile ölçerseniz, bu ara çok yara alırsınız! Hatta haketmeyen insanlara haketmedikleri kadar önem vermek ve onların gözünde kıymetli olayım derken, kendi değerinizden kaybetmek gibi sorunlar yaşayabilirsiniz. Eğer iş veya özel hayatınızda bazı ilişkiler istediğiniz gibi gitmiyorsa, güvendiğiniz bağlar sizi desteklemiyorsa, BAĞLARINIZA BAKIŞ AÇINIZI elden geçirin. Kaybetme korkusu ile, kendinizi kaybetmeyin. Kendinizi sürekli olarak birileri ile karşılaştırmak, tehdit gibi görünen kişilerin açıklarını veya hatalarını bulup rahatlamaya çalışmak, alttan alta rekabete girmek gibi eğilimlerinizi de kontrol altında tutun :) Yıkıcı ilişkiler, kendimizi yapılandırmak için iyi bir zemin sağlamaz…
AKREP veya Yükselen AKREP: Bu aralar hayatınızdan pek hoşnut olmayabilirsiniz… İşinizin, gündelik yaşantınızın akışı, size yorucu, tüketici, ya da tatminkar olmaktan uzak görünebilir. Sağlığınız da uyarı veriyor olabilir! Sağlıksız olduğunuz için mi mutsuz, mutsuz olduğunuz için mi sağlıksız olduğunuzu iyice bir düşünün :) Asıl sorun, kendi değerinizi fark edemez halde olmanız! Hareket etmenize, istediğiniz gibi davranmanıza varlığı ya da davranışları ile engel oluşturan insanlar olabilir… Onlara bu kadar fazla takılmayın. Ya da asıl engelin, o kişiler değil sizin onlara fazlaca takılmanız olduğunu fark edin :) Biraz içinize dönün… Sakladığınız korkuları ve arzuları, bastırdığınız eğilimleri, sizi alttan alta yöneten öncelikleri TANIMLAYIN! O öncelikler ile yüzleşmeden ve onların sıralamasını değiştirmeden, hayatınızı huzurlandırmanız mümkün değil. Eğer an itibariyle değiştirilmesi mümkün olmayan koşullara katlanmanız gerekiyorsa da, bu durumu bir hapishane, bir kurban edilme hali, ya da hakaret olarak görmekten vazgeçin. O cendereye girdiğiniz gibi çıkmasını da bilirsiniz… Ama önce üzerinize düşenleri hakkıyla yaptığınızdan ve kendinizle hesaplaşmanızda hakkaniyetli olduğunuzdan emin olun.
YAY veya Yükselen YAY: Fırsatlar şellaleee :))) Ama heves nanay! Ölür müyüm? Aldatılır mıyım? Ya beni sevmezlerse? Ya gücüm yetmezse? Ya reddedilirsem? Ya cazibemi ve yeteneklerimi kaybettiysem? Ya nooldu gülüm size :))) Bi aklısınızı başısınıza toplayın! Ne kendinizi fazla küçümseyip, karşınıza çıkan durumları ve insanları fazla önemseyin… Ne de hiiiiç bir sonuçtan memnun olmayıp, verilen her şeyi yere atan, her olasılığa burun kıvıran huysuz bir çocuk gibi davranın. Sanırım yine hayatın size sunduklarını yeterince değerli bulmamak, ve ulaşamadığınız her şeyi inanılmaz önemli görmek döngüsüne kapıldınız. Ve elbette bunun getirdiği derin tatminsizlik ve melankoli denizlerinde, inil inil dolanıyorsunuz :))) Zaten pek yakında da, rahat ve keyifli bir şekilde yapabileceğiniz onca şey dururken, en olmayacak işe burnunuzu sokmaktan kendinizi alamayacaksınız. Evet canım alay ediyorum! Valla kızarsanız kızın… Umurumda değil ;) Siz kendinizi sevmemeye, kendinize iyi davranmamaya bu kadar hevesliyseniz, size iyi davrananları itip, itip kakanları seviyorsanız, iyi giden hiç bir şeyden hoşnut olmuyor ve ille bir bela arıyorsanız, ben de sizi ağzımla kuş tutsam hoşnut edemem. O yüzden gerçeği söylüyorum; SORUN SİZİN KENDİNİZİ ve HAYATI DEĞERLENDİRME ŞEKLİNİZ!
OĞLAK veya Yükselen OĞLAK: Bu ara evren, insanlık, ya da sadece işyeriniz veya aileniz sizden çok ve büyük hizmetler bekleyecek :) Yaparsın koçum, aslanım nidalarıyla, bir takım sorumluluklar üstlenebilirsiniz… Ya da siz kendinize bazı durumlardan bir vazife çıkartıp harekete geçebilir, kendi elinizle kendi rahatınızı bozabilirsiniz ;) Ama günün sonunda ”alıştığınız yerden, sığındığınız huzurdan olmak ile, üzerine düşeni bilhakkın yapmak” ikilemi arasında kalacağınız belli! Ne adına neyi feda edebileceğinizi, neyi gözden çıkartmanızın yersiz olduğunu iyice düşünün. Eğer alışkanlıklarınızı ve güvenlik alanınızı feda edecekseniz, peşine düştüğünüz amacın buna değeceğinden emin olun. Eğer kendinizi feda edecekseniz, bunun da anlamlı bir amaca hizmet ettiğinden ve koşulları olmayacak bir yöne aşırı zorlamadığınızdan emin olun. Dünyayı sırtında taşıdığına inanmak, bazen insanı ”Tanrı Kompleksine” de  sokabilir. Gücünüzü, yetkinliğinizi, etki alanınızı, kendinizin ve başkalarının hayatını yönetme ve yönlendirme hakkınızı abartmayın! Ama sizi zorlasa dahi, özdeğerinizi korumak adına altına girmeniz gereken bir yük varsa da, bunu zarar görmeden ve vermeden taşımak için en uygun yöntemi bulun.
KOVA veya Yükselen KOVA: Size ilham veren, hayal kurduran, ya da bir şekilde önemli görünen bir planın, bir yolculuğun, bir eğitim fırsatının ya da bir idealin peşindesiniz :) Ama ortada aşılması gereken engeller, giderilmesi gereken pürüzler de var. Siz bu yöne doğru gitmenin, çevrenize yapacağı etkilerden ya da tanıdık bazı sorunları tekrar yaşamaktan endişe ediyor olabilirsiniz… Bu nedenle de kendinizi durdurabilirsiniz. Zaten olmaz deyip kendinize engel olmak, ya da sorun çıkartması mümkün insanlar ve durumlarla ilgili ”daha önce işe yaramamış” yöntemleri kullanmak, bir çözüm değil! Bu şekilde hayatınızı değiştiremezsiniz. Sadece kıyıdan bakar ve şikayet edersiniz ;) Olanakların önünü açmak, sorunları çıkmadan önlemek, ya da varolan sorunları çözmek için, olaylara, insanlara yaklaşımınıza ve iletişim biçiminize YENİ BİR GÖZLE bakmanız lazım :) Bir daha deneyin ve bu defa hep yaptığınız gibi değil, GEREKTİĞİ gibi davranın. Olursa, kendinize ilerleyecek yeni bir yol bulmuş ve önemsediğiniz bu olanağı, bizzat deneyip değerlendirmiş olursunuz. Yok yine olmazsa da, hiç değilse elinizden geleni yapmış olursunuz. Eğer hayallerinizi ve planlarınızı, kontrolünüzün dışında kalan ve değiştirmenize imkan vermeyen koşullar nedeniyle ertelemek zorunda kalırsanız da, buna üzülmeyin. Her işin daha hayırlı ve kolay akacağı bir zaman daima vardır…
BALIK veya Yükselen BALIK: Bu aralar, iş hayatınız, para durumunuz, ya da size kendinizi anlamlı ve değerli hissettiren konularla ilgili aksaklıklar canınızı sıkabilir. Kendinizi verimsiz ve etkisiz hissetmenize neden olan bir duruma saplanıp kalmış gibi hissedebilirsiniz. Hatta bir işten, bir konumdan ayrılmaya karar verebilir, ya da böyle bir durumda bırakılabilirsiniz. Dış koşulların sizden yana olmadığını, çok zor şartlar altında ilerlemeye çalıştığınızı ve artık kendinizi ayakta tutacak kaynaklarınızın ve gücünüzün kalmadığını düşünebilirsiniz… Ama olan biteni değerlendirirken çok da acele etmeyin :) Haksızlık veya zarar gibi görünen, ya da kayıp veya yoksunluk getirmesi beklenen durumlar, birden leyhinize dönebilir. Ya da bir bitiş sayesinde başka bir başlangıcın, başka bir bereketin önünü açabilir. Sadece şuna çok dikkat edin: eğer çözümün, bereketin, umudun, fırsatların, hep başkaları sayesinde ya da başkaları üzerinden gelmesini bekliyorsanız, MAHRUMİYET de hep başkaları yüzünden yaşadığınız bir deneyim olur! İstedikleriniz için yeterli gayreti gösterdiğinizden, kendi yolunuzu çizeyim derken yeni bağımlılıklar yaratmadığınızdan, ya da hak ettiğiniz ve altından kalkabileceğiniz şeylere heves ettiğinizden emin olun.

Junoastrology

Yavaşla! Herkes koşturmaktan şikayetçi!


Herkes koşturmaktan şikayetçi. Gündüz iş temposu, eve gelince çocuk telaşı… Yapılacak ödevler, yemek, uyku saatine hazırlık. Yavaşla!..





Kiminle konuşsam koşturmaktan şikayetçi. Arkadaş sohbetlerinde koşarak yaşamak üzerine konuşuyoruz… Gündüz iş temposu, eve gelince çocuk telaşı… Yapılacak ödevler, yemek, uyku saatine hazırlık. Ohh çocuklar uyudu, kendime ait bir zaman dilimi başlıyor diye sevinirken büyük bir çoğunluğumuz sızıp gidiyoruz zaten ve yarın yine aynı tempoyla hayata başlıyoruz. Hayatı 5. Viteste yaşıyoruz.

Bir Kızılderili ve Amerikalı bir grup ormanlık bir alanda yürüyorlarmış. Amerikalılar plan yapmışlar. Şu kadar mesafeyi bu kadar zamanda yürürsek hiç durmazsak ve sadece onbeş dakika yemek molası için durursak akşam güneş batmadan şurada oluruz diye planlamaları oluşturmuşlar ve başlamışlar sabah erken saatte beraberce yürümeye.

Öğle yemeği vaktine doğru Kızılderili durmuş. Bir ağacın gölgesine oturmuş ve gözlerini kapatıp şarkı söylemeye başlamış. Amerikalılar şaşırmışlar. Bakmışlar ki plan aksıyor kızılderiliyi uyarmaya çalışmışlar. Ne yaptılarsa Kızılderili hiç istifini bozmamış. Şarkısı ve meditasyonu bitince “ben hazırım” demiş ve ayağa kalkmış. Amerikalılar kızgın “neydi bu şimdi yaptığın”demişler. Kızılderili “bu kadar hızlı yürüdükten sonra durup ruhumu beklemem gerekli, beklemezsem ruhum geride kalır” diye cevap vermiş.

Bir çoğumuz için aynı şey geçerli aslında. Özellikle büyük şehirlerde yaşadığımız koşturmaca yüzünden ruhumuz geride kalıyor. Durup dinlenmiyoruz. Hayatı beşinci viteste yaşıyoruz. Ödenmesi gereken faturalar, evin alışverişi, banka işleri, çocuğun ödevleri, sosyal hayatı, kursları, evin düzeninin sağlanması… Yapılması gerekenleri yapmaya çalışıp, kendimize hiç zaman ayırmayıp bir de üstüne çocuğumun onuna yetişemedim, bununu göremedim diye vicdan azabıyla boğuşup koşmaya devam ediyoruz. Ta ki bir gün bir şekilde düzende bir yanlışlık olduğunu kavrayıncaya kadar…

Oysa hayat her şekilde devam ediyor. Biz koşsak da koşmasak da. Yapılması gerekenler bir şekilde oluyor sindirerek yaşasak da yaşamasak da. Bugünlerde hep kendime aynı şeyi söylerken buluyorum… Yavaşla!..



ALINTI

Üçüncü Gözünüzü Açın!


Epifiz Bezi, son yıllarda adını sık sık duymaya başladığımız bir bez. Şaşırmıyoruz zira bu çağ, öz benliklerimizin açığa çıktığı, daha özgün ve doyumlu hayatlarımıza merhaba dediğimiz çok özel bir çağ. Epifiz bezi de gizli kalmış sırlardan bir tanesi, işte şimdi açığa çıkıyor…
Üçüncü göz; ruh ve beden arasındaki gizli geçittir.
Üçüncü göz, kadim zamanlardan bu yana körelmesi sonucu, bir pirinç tanesi kadar küçülmüş ve sertleşmiş, beynimizin iki lobunun ortasında bulunan epifiz salgı bezimizdir. İki gözün ortasında olduğu ve göze benzer bir yapısı olduğu için de üçüncü göz denilmiştir. İlk defa Descartes tarafından ruh ile buluşma noktası olarak tarif edilen epifiz bezi, Ruh gözü olarak da bilinir. Ruhani tarafımıza uzanan, doğduğumuzdan itibaren bize yaradılışın tek gerçeğini hatırlatmaya çalışan gizli bir geçit gibidir. Bir kez aktive edildiğinde, farklı boyutlara açılan bir kapı görevi yapar, bu kapının anahtarı da epifiz bezinin salgıladığı hormonlardır. Bu hormonlar da anahtarın üstündeki her bir ayrıntıda gizli olan, seratonin, melatonin ve DMT molekülüdür.
Öncelikle mutluluk hormonu olan seratonin, yaşamdan zevk almamızı sağlar. Melatonin ise büyüme hormonudur; bedenimizin günlük ritmini düzenler, kanserden koruyucu bir özelliği de vardır, en çok geceleri ve karanlıkta salgılanır, bu nedenle geceleri karanlık bir odada uyumak epifiz bezimiz için çok önemli bir detaydır. Epifiz bezinin en aktif olduğu zaman, gece 3 civarı olarak bilinir. Bu nedenle,gece ibadetlerinin çok değerli olduğunun göstergesi olduğu düşünülür. Seratonini badem, muz, acı biber, patates, börülce gibi besinlerden de alabiliriz. DMT molekülü ise ruhumuz ile iletişimimizi sağlar, farklı bilinç seviyelerine ulaştırır ve dolayısıyla hayatımızda sezgisel gücümüzü ve psişik yeteneklerimizi geliştirmemiz için bir zemin hazırlar. DMT molekünü bazı bitkiler aracılığıyla dışarıdan da alabiliriz. DMT molekülü alan kişiler mistik alemler ile iletişim kurarlar.
Epifiz Bezinin Aktivasyonu Nasıl Olur?
Epifiz bezinin aktivasyonu için, günlük yaşamımıza dahil etmemiz gerekli farklı dış kaynaklar da vardır. Güneş ışığı bunlardan biridir ve çok önemlidir, gözümüzün retinasından aldığımız güneş ışığı epifiz bezimizi besler. Güneş doğarken ve batarken çıplak gözle 15 dakika bakmak epifiz bezimizi canlandırır. Aynı zamanda denizde yetişmiş ve güneşte kurutulmuş besinler, bol miktarda D vitamini içerdiği için üçüncü gözümüze fayda sağlar.
Epifiz bezinin deniz seviyesinden yükseklere çıktıkça daha fazla hormon salgıladığı, dağların zirveleri gibi yüksek yerlerde en yüksek seviyede çalıştığı bilimsel bir gerçektir. Aynı zamanda peygamberlerin, ermişlerin yüksek yerlere inzivaya çekilmesi, Hristiyan ve Tibet manastırları gibi ibadethanelerin yüksek tepelere inşa edilmesinin sebebi olarak görülür. Epifiz bezi, dinlerde olduğu kadarıyla bilimde de çok merak edilmiş ve araştırılmıştır. Birçok bilim adamı, filozof, yazar, düşünür, bilge, üstat epifiz beziyle ilgili üstü örtülmüş sırları ortaya çıkarmıştır.
Usta yazar Drunvalo, epifiz bezinin hayatımızdaki önemini ve gizli kalmış çok önemli kadim bilgileri bizimle aşağıdaki satırlarda paylaşmıştır:
“İnsan bedenindeki bir diğer temel nokta, başın hemen hemen ortasında yer alan ve bilinçlilikle çok önemli bir faktör olan epifiz salgı bezidir. Bu bez, onu nasıl kullanacağımızı unuttuğumuz için, orijinal boyutu olan pinpon topu boyutundan, şimdiki boyutu olan kurumuş bezelye boyutuna inmiştir. Kullanmadığımız melekemizi kaybederiz.
Pranik enerji, epifiz salgı bezinden akardı. Bu bez, Light, the Medicine of the Future kitabının yazarı Jacob Liberman’a göre, bir göze benzer ve bazı bakımlardan geçekten de bir gözdür. Yuvarlaktır ve bir tarafı açıktır ve bu açıklığın içinde ışığın odaklanmasına yarayan bir mercek vardır. İçi boştur ve içinde renk alıcıları vardır. Öncelikle görüş alanı- ki bu daha bilimsel olarak ispat edilmemiştir- yukarı, göklere doğrudur. Tıpkı gözlerimizin baktıkları yönden 90 derece yanlara doğru görebildikleri gibi, epifiz bezi de belirlenmiş pozisyonundan 90 derece yanlara ‘bakabilir’. Tıpkı gözlerimizle başımızın arkasından bakamadığımız gibi, epifiz bezi de yere, Dünya’ya doğru bakamaz.
Epifiz bezinin içinde – bu küçülmüş boyutunda bile ­­– tüm kutsal geometri ve tam olarak Gerçeğin nasıl yaratıldığı ile ilgili anlayış gizlidir. Hepsi orada, her bir insanın içindedir. Ancak bu anlayış, düşüş sırasında hafızamızı kaybettiğimiz için bize şu anda açık değildir, hafızamız olmadığı için de farklı bir biçimde solumaya başlamışızdır. Pranayı epifiz bezinden alarak, merkezi tüpü içinde aşağı yukarı dolaştırmak yerine, solumak için ağız ve burnumuzu kullanmaya başlamışızdır. Bu durum, prananın epifiz salgı bezine dokunmadan geçmesine neden olmuş ve böylece de her şeyi tamamen farklı bir şekilde görmemize, tek Gerçeği başka türlü yorumlamanıza (iyi ve kötü ya da karşıtlık bilinci) yol açmıştır. Karşıtlık bilincinin sonucu da, kendimizin bir bedenin içinde olup dışarıya baktığımızı ve böylece ‘dışarılarda’ olup bitenden kopuk olduğumuzu düşünmemiz olmuştur. Bu tamamen bir illüzyondur. Gerçekmiş gibi gelir, ancak bu algının gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Sadece bu düşmüş halimizle algılayış biçimimizdir.”
Epifiz bezimiz Drunvalo’nun da bahsettiği gibi şu anda aktif değildir. Çocuklarda epifiz bezi daha aktiftir. Yaşadığımız Dünya’da verilen eğitim, aldığımız besinler, hayatımızı kolaylaştırdığına inandığımız ürünler ve yaşam stilimiz insanların manevi hayatını köreltir.Epifiz bezinin aktifleştirilmesini engellemek ve körelmesini sağlamak için bazı hükümetler tarafından çeşitli yöntemler uygulanmıştır. Amerika’daki içme sularının büyük bir yüzdesinin sodyum florür içermesinin böyle bir yöntem olduğu düşünülür. Epifiz bezi üzerine araştırmalar yapan bir bilim insanı olan Jennifer Luke, sodyum florür üzerine araştırmaları sonucu, epifiz bezinin florid emici bir özelliği olduğunu ve bu sayede alınan floridin, epifiz bezini kireçlendirdiğini ve körelttiğini ortaya çıkarmıştır. Sodyum florür ve bunun gibi bazı kimyasallar epifiz bezinin kireçlenmesine yol açar ve üçüncü gözümüz körelir. Suyun dışında kola gibi gazlı içeceklerde, işlenmiş yiyeceklerde, ağır metal içeren balıklarda, karides, midye gibi deniz ürünlerinde, şekerde, rafine edilmiş tuzda, kafein ve alkolde, dışarıdan aldığımız kalsiyumda, diş macunu gibi kimyasal ürünlerde, temizlik malzemelerinde, deodorantlarda bolca bulunur ve bunlar da kitleleri aptallaştırmaya yeter. Bu nedenle bahsettiğimiz besin ve ürünlerden uzak durarak üçüncü gözümüzü koruma altına alırız.
Epifiz bezinin gerilemesinden önce ve bunun ardından ergenliğin başlamasından önce, çocuklar yetişkin insanlardan daha fazla bilinçli deneyimin çok daha çeşitli yelpazesine erişmeye hazırdırlar. Aslında, bir çok çocuk ajna çakranın uyanışı ile ilişkili olan psişik güçlerin çoğuna çabasızca sahiptir. Çocuklar çoğu zaman epeyce sezgiseldir, geleceği görebilirler veya anne babalarının düşündüğü şeyi bilebilirler. Görüntülerin ardındaki gerçekliği görme yeteneklerinde esrarengizdirler – o kadar ki bir çocuğu aldatmak veya ona yalan söylemek çok zordur. [Ajna çakrası: iki kaşın arasındaki çakra]

İsa Mesih havarilerine “Bir kez daha küçük çocuklar gibi olmadıkça cennetin krallığına yeniden giremezsiniz” demişti, sembolik olarak konuşmuyordu, kesinlikle bu duruma işaret ediyordu.

İsrailli psişik Uri Geller ‘düşünce gücüyle’ kaşıkları bükmek ve televizyon izleyicilerinin saatlerini durdurmak gibi psikokinetik yeteneklerini sergileyerek tüm dünyada ünlü olduğu zaman, çok sayıda anne baba alarma geçti, çünkü onların çocukları evde aynı becerileri gerçekleştirmeye başladılar. Çocuklar anne babalarının ulaşamadığı hayali dostlar ve hayali yerlerin çok boyutlu dünyasında oynarlar. Bunu yaparlar çünkü onların geniş işlevsel epifiz bezleri serotonini melatonine dönüştürür. Bunun etkisi iki katlıdır. Öncelikle, azalan serotonin seviyeleri onların farkındalığın diğer hallerine erişmelerini sağlar. İkinci olarak, yüksek konsantrasyonda melatonin ergenliğin başlamasını geciktirerek, köşeye sıkışmış hipofiz bezinin güçlü etkilerini zapt eder. Sonra yaklaşık yedi veya sekiz yaşlarında, epifizin işlevi azalmaya başlar ve hipofiz hormonları artan şekilde salıverilir, üreme sistemini olgunluğa geçirir. Üreme sisteminin bu uyanışı ile aynı zamanda, çocuğun psişesi yeni cinsel rolüne ayarlanırken büyük duygusal ve zihinsel karmaşaya maruz kalır. Melatoninin azalan üretimiyle, beynin serotonin konsantrasyonları giderek büyür ve çocuğun sezgisel algısının, hayal gücünün ve oyununun geniş dünyasına açılan kapılar kapanır. Trajik şekilde, bu kapılar çoğu zaman hayatının geri kalanı boyunca kapalı kalır ve içindeki çocuk nadiren tekrar bir anlığına görünür.

Ancak, hiç de kendi beyin kimyamızın mahpusu olmak zorunda değiliz. Epifiz bezini yeniden aktive ederek, ajna çakrasını uyandırarak, üçüncü gözü açarak bilinç halimizi genişletebiliriz – bunların hepsi aynı işlemdir. Bu şekilde, yetişkin hayatının görevlerini ve sorumluluklarını gerçekleştirirken aynı zamanda içimizdeki çocuk ile yeniden temas kurabiliriz. O zaman iş bir oyun haline gelir ve hayat bir oyun olur, bugün bir çok insan için ciddi ve bunaltıcı bir iş olması yerine.

Tarihte üstü kapatılmış bir bilgi olarak kalmış epifiz salgı bezimiz aktif olduğu sürece zekamız, yaratıcılığımız, algılarımız ve bilincimiz de gelişir. Düzenli olarak yaptığımızmeditasyon ve ibadetlerle de epifiz bezimizi metafizik alemlere açarız. Böylece yaşadığımız bu illüzyonu aşıp, Dünya’nın tek gerçeğini hissedebileceğimiz bir frekansa geçeriz. Yeni bir bakış açısı ile farklı bilinç dünyalarına açılan bu kapıdan içeriye girebilmek için, yazımızda anlattığımız tüm yöntemleri bir anahtar olarak kullanabilirsiniz.
-Alıntıdır-

“Öfkeden Sakinliğe”




Güvene İhanet Edildiği Zaman

Güvenin suistimali, pek çok ilişki türünde ortaya çıkan çok acı verici bir duygusal deneyimdir. Hepimiz başkaları tarafından zarar görmüş veya aldatılmışızdır. Yaşadığımız olumsuz duygular o kadar güçlüdür ki kimseye bu kadar kötü davranılmadığından, bu kadar zarar verilmediğinden ve bu kadar berbat hissettirilmediğinden eminizdir. Bu acıyı bertaraf etme çabasıyla kabuğumuza çekilerek veya dışarıya patlayarak , kolayca acımıza ve kederimize kilitleniriz. Ancak bu herkesin başına az ya da çok gelmiştir, biz bunları yaşayan tek kişi değilizdir.

Tıpkı bizim başkalarını kırdığımız zaman kafamız karışık, mutsuz ve bedbaht olmamız gibi, onların da bizi incittiği – bize zarar verdikleri zaman kafalarının karışık, mutsuz ve bedbaht olduklarını kabul etmek, iyileşmemize yardım eder.

Bize Zarar Verenleri En Büyük Öğretmenimiz Olarak Görelim

Budist öğretiler, güvenimize ihanet edildiği zaman ve insanlardan zarara uğradığımız zaman ortaya çıkan öfke ve diğer acı verici duyguların üstesinden gelmek için birkaç yöntem içermektedir. “Zihin Dönüşümü ÜstüneSekiz Kıta” bu durumun şu şekilde üstesinden gelmeyi tavsiye ediyor:

Yararlı olduğum

Ve büyük güven beslediğim biri

Beni çok kötü kırarsa (Bana çok büyük zarar verirse),

O kişiyi en büyük öğretmenim olarak göreceğim.

İlk okuyuşta, bu kıtayı uygulamak neredeyse olanaksız gibi görünüyor. Zarar gördüğümüz – incindiğimiz – öfke ve nefret duyduğumuz zaman yapmak istediğimiz son şey karşımızdaki kişiyi en büyük öğretmenimiz olarak görmektir. Bunun yerine, başkalarına onun ne kadar güvenilmez – zalim ve acımasız olduğunu anlatarak onu kötülemeyi – alçaltmayı tercih ederiz. Bazılarımız büyük bir öfke ve intikamla o kişiye aynı acıyı yaşatmak üzere saldırır. Bazılarımız da çaresizlik ve kendine acıma duygularına gömülerek , dünyanın, güvenebileceğimiz kimsenin olmadığı düşman bir yer olduğu görüşümüzü sürdürürüz.Ancak, biri bizi incittiği – zarar verdiği zaman, başka türlü kavrayamayacağımız derin dersler öğrenme fırsatı buluruz.

Döngüsel Varoluşun Doğasını Tanıyın

Hayalkırıklığının, döngüsel varoluşun doğasının bir parçası olduğunu anlamak yararlıdır. Istırap ve hayalkırıklığı olmak zorundadır. Çünkü bizler, rahatsız edici tavırların, olumsuz duyguların ve karmanın etkisi altındayız. Bunların olamsına neden şaşmalı ki? Bize zarar veren, bizi inciten kişiler bunu mutsuz olduklarında yapıyorlar.

Daha Geniş Bir Açıdan Bakın

Talihsiz olaylara, başkalrından zarar görmeye daha geniş bir çerçeveden de – birçok yaşantının ışığı altında – bakabiliriz. Bu karma konusunu ve davranışlarımız konusunu içerir. Budacı görüş açısından, fiziksel – sözel ve zihinsel edimlerimiz bilincimizde izler bırakır. Bu izler daha sonra olgunlaşır ve deneyimlerimizi etkiler. Şimdi yaşadıklarımız, geçmişteki duygu, düşünce, söz ve davranışların neticesidir. Mesela, eğer biri bize fiziksel şiddet uygularsa, daha önce kötü birşey yapmış olmalıyız, bu durumda bu yaşamımızda veya daha önceki yaşamımızda fiziksel olarak başkalarını incitmiş olmamız gerekir. Karma bir bumeranga benzer. Onu fırlatırız ve bize geri döner. Eğer başkalarına belli bir şekilde davranmışsak, özel bir enerji yaratırız ve bu da daha sonra benzer bir şeyin başımıza gelmesine neden olur.

Bunu anlamak, zor durumların ve insanlardan gördüğümüz zararın sorumluluğunu kabul etmemizi sağlar. Bizler kurban değiliz; bizler ortak yaratıcılarız. Ektiğimizi biçiyoruz. Geçmişte başkalarına zarar verdik, hatta belki de bu hayatta bile zarar vermiş olabiliriz. Ve şimdi de bir başkası bize zarar vererek, o kişi kanalıyla karma borcumuzu ödemiş oluyoruz. bu düşünce biçimiyle içimizdeki öfke diner ve kabullenişe geçeriz. Yaşadığımız bu ıstırabın – bir insandan gördüğümüz bu zararın daha önce yaptığımız kötü şeylerin bir bedeli olduğunu kavrayınca intikam, kin, nefret ve öfke duyguları da son bulur.

Daha önceki olumsuz davranışlarımızın (belki de daha önceki hayatımızdaki) izleri olgunlaştığı zaman şaşırmamalıyız. Nihayetinde, toprağa tohum ektiğimiz zaman, bunlar bir gün bütün koşullar uygun olduğu zaman büyüyecektir. Aynı şekilde, zaralı karmik tohumlar ektiğimiz zaman, yardımcı şartlar mevcut olduğunda bunlar olgunlaşır. Bunu kabul ettiğimiz zaman, zarar gördüğümüz kişiden dolayı acı çekmemiz – nefret duymamız – intikam almamız için bir neden olmadığını görürz. Bu acının kaynağı bizim yaratımımızdır. Ama bu demek değildir ki, “bize zarar veren kişi masumdur – haklıdır”.

Bunu kurbanı suçlayarak ve suçluyu temize çıkararak yanlış yorumlamamalıyız. “İnsanların bana eziyet etmesine layığım” diyerek kendimizi mazoşist bir şekilde suçlamamalıyız. Mesela, Joan daha önceki hayatlarında başkalrını taciz ettiği için, karması onun geçmişteki ve bu yanlış davranışlarının bir cezası olarak hak ettiği ıstırabı yaşadığı tacizkar bir ailede doğmasına neden olduğuna inanıyordu. Bu yanlış bakış açısı onun terapiye gitmesini önledi. Bu görüşünü terapisti ve dini danışmanıyla tartıştığı zaman, Joan bir çocuk olarak üstünde hiçbir denetimi olmadığı bir şey için kendini suçlamak adına dini inançları yanlış kullanarak, ıstırabını sürekli kıldığını – sürekli kendini günahkar gördüğünü kavradı. Görüşünü düzelttiği zaman, iyileşme sürecine devam edebildi ve hayatını büyük ölçüde düzeltti.

Başkalarından zarar gördüğümüz zaman (hatta bu çok büyük olsa bile) ve ıstırap çektiğimiz zaman, şunu kabul etmeliyiz: “Evet, geçmişte başkalarına zarar verdim. Şimdi bunun neticesi bana geri dönüyor. Bu benim kötü ve yanlış biri olduğum anlamına gelmez. Bu sadece ben-merkezci cehaletimin etkisi altında geçmişte ( ve/veya geçmiş yaşamımda) başkalarına karşı yanlış davrandığım ve onlara zarar verdiğim anlamına gelir. Eğer bu deneyim hoşuma gitmiyorsa ve bana acı veriyorsa, o halde gelecekte aynı acı verici durumlarla karşılaşacak nedenleri tekrar yaratmamak için başkalarına karşı davranışlarımda dikkatli olmalıyım.”

Kendimizi bu şekilde düşünmek için eğiterek kötü durumları, onlar hakkında yapıcı şekillerde düşünerek, aydınlanma yoluna dönüştürebiliriz. Durumları suçlama, kendimizi kurban olarak görme, bize zarar veren kişiye büyük öfke duymaya, hata ve suç bağlamında çerçevelendirmeye son veririz. Kendi yaptığımız yanlışlığın sonucu olduğunu kavrayarak, kendimizi iyileştiririz. Bu şekilde, onu değiştirmek için ne yapabileceğimizi anlarız ve bir kurban zihniyetine saplanıp kalmaktansa deneyimlerimizden ders alırız.

Bize zarar veren kişiye olan öfkemizi – nefretimizi yendiğimiz için yapıcı davranmaya, çözüm odaklı bakmaya, çareler bulmaya ve durumumuzu düzeltmeye başlarız. Aksi takdirde bu acı verici - güçten düşürücü nefret duyguları bize zarar verdiği gibi, çözümsel eylem adımları atmamıza ve kendimizi-durumumuzu iyileştirmemize engel olur.


Kaynak Kitap: “Öfkeden Sakinliğe” Yazar: Budist Rahibe Thubten Chodron

Adım-Adım Metodu – David J. Schwartz


Her türlü hedefe ulaşmak, adım-adım metodunu gerektirir. En büyük başarılara ulaşmaya kararlı kişi, ilerlemenin basamaklarının birer birer çıkıldığını öğrenir. Bir ev her seferinde bir tuğla koayarak inşa edilir. Futbolda şampiyonluk her seferinde bir maç yapılarak kazanılır. Büyük mağazalar her seferinde yeni bir müşteri sayesinde büyür. Her büyük başarı bir dizi küçük başarıdan meydana gelir.
Oldukça ünlü bir yazar olan Eric Sevareid, Reader Digest (Nisan 1957) dergisinde adlığı en iyi tavsiyenin “bir sonraki kilometre” ilkesi olduğunu yazmıştır.
“İşimi değiştirip de çeyrek milyon kelimelik bir kitap yazmaya başladığımda, projenin tamamı üzerinde düşünebilecek gücü kendimde bulamıyordum. Mesleğimle ilgili en derin gurur kaynağından neredeyse vazgeçiyordum. Sadece bir sonraki paragrafı düşünmeyi denedim. Bir sonraki sayfayı ya da bölümü değil. Böylece alt ay boyunca bir sonraki paragrafı düşünmekten başka bir şey yapmadım ve kitap kendisini yazdı.”
“Yıllar önce radyoda yayınlanması için günlük kısa yazılar yazıyordum. Şimdi toplam 2000 parçayı geçti. O zaman benimle 2000 parça yazmam konusunda kontrat imzalamak isteselerdi tabiiki, hacmin büyüklüğünden dolayı kabul etmezdim. Ancak benden sadece bir tane yazmam istendi. Sonra bir tane daha. Ve işte sonunda yazdıklarımın sayısı.”
Adım-adım metodu bir hedefe ulaşmanın en mantıklı yoludur. Sigarayı bırakmakla ilgili duyduğum ve herkesten çok benim arkadaşlarımın işine yarayan formül benim ‘saat-saat’ diye adlandırdığım metoddur. O mutlak hedefe – alışkanlıktan kurtulmak- bir daha hiç içmemeye ulaşmak için, kişi gelecek bir saat boyunca sigara içmemeye karar verir. Saat bittiğinde kişi bu kararını bir sonraki saat için de uzatır. Daha sonra içme arzusu azaldıkça, bu periyod iki saate, sonra da bir güne uzatılır. Sonunda hedefe ulaşılır. Bu alışkanlıktan bir kerede kurtulmak isteyen kişi psikolojik acıya dayanamadığı için başarılı olamaz. Bir saat kolaydır; sonsuz ise zor.
David J. Schwartz – “Büyük Düşünmenin Büyüsü”

Feng Shui ile bahar temizliği



Evinizi güneşli günlere hazırlarken enerji temizliği de yapmayı ihmal etmeyin!


En çok işgal ettiğimiz alanla yani evlerimizle ilgilenmek, huzurumuz için elzemdir. Ve bahar mevsimi, bu temizlik için idealdir; çünkü bahar, doğal yenilenmenin, dışavurumun, kutlamanın ve sevginin zamanıdır. Feng shui, bunun için mükemmeldir; çünkü sizin ve evinizin enerjisi arasında uyum sağlayarak çevrenizi kimliğinizle ve nerede olmak istediğinizle aynı eksene getirir.




Aşağıda, mekânınızı ve dolayısıyla zihninizi canlandırmanıza yardımcı olacak ipuçları var. Artık size hizmet etmeyen ne varsa, hepsinden kurtulmaya hazır olun.


1.Mutfak: Varlık ve sağlık

Mutfağınız, yeryüzünün bereketini kutlayan ve ömür boyu sürecek enerji sağlayan bir yer olmalıdır. Enerji, hazırladığınız yemeklere de işleyeceğinden sıcaklık yayan, içerisinde bulunmak isteyeceğiniz bir yer olmalıdır. İdeal mutfak, temiz, aydınlık ve havadardır; sağlık, mutluluk ve canlılık hissi veren parlak, neşeli renklere sahiptir. Tasarım fonksiyonel olmalı; bol depo alanı ile yemek pişirmeyi kolaylaştırmalıdır.
Mutfağınızdaki tüm yüzeylerin temiz ve derli toplu olmasını sağlayın. Mutfağınızdaki enerji akışını bloke eden tüm eşyalardan kurtulun.
Buzdolabınızdaki, dolaplarınızdaki ve dondurucunuzdaki tazeliğini yitirmiş tüm gıdaları atın. 6 aydır kullanmadığınız tüm yiyecekleri hayır kurumlarına bağışlayın.
Mutfağınızı abur cuburlardan ve sert kimyasal temizleyicilerden kurtarın. Daha güvenli ve doğal temizlik çözümlerini tercih edin.
İçlerinde neler olduğunu görmek için tüm dolaplarınızı boşaltın ve kullanmadığınız şeyleri atın.
Ocağınızı, buzdolabınızın içini ve dışını, demlikleri ve tavaları, dolapları, tezgâhı ve hatta ışık armatürlerini temizleyin.
Az işlemden geçmiş yiyecekler, canlı bitkiler ve şifalı otlar edinin.


2.Yatak odası: Sakin ve duygusal enerji

Yatak odanızda, besleyici ve duygusal enerjinin ahenkli bir akışı olmalıdır. Yatak odası, özel bir alandır; fakat bir yandan da eğlenceli ve zevkli olmalıdır. Yatak odanızda kısa bir şekerleme yapabilmeli, iyi bir gece uykusu uyuyabilmeli ve aynı rahatlıkta tutkulu bir şekilde sevişebilmelisiniz. Dekor, hem rahatlatıcı bir uyku için hem de cinsel iyileşme için en iyi enerji akışını sağlayacak şekilde dengeli olmalıdır.
Yatağınızın altındaki her şeyden kurtulun; çünkü bu dağınıklık, tüm enerjiyi saptırır. Düzenli olarak kullandığınız tüm eşyaların yerini değiştirin; geri kalanı ise atın ya da bağışlayın.
Durgun chi enerjisinden kurtulmak için gardırobunuzdaki dağınıklığı toparlayın. Giymediğiniz kıyafetlerden ve altı aydır kullanmadığınız eşyalardan kurtularak kendinize yer açın.
Televizyon ya da bilgisayar gibi elektronik aletleri odadan çıkarın; bunlar, iyi feng shui enerjisini yok ederler. Sağlık üzerindeki zararlı etkilerinin yanı sıra iş ve stres enerjisini dinlenme alanınıza getirirler; kendinizle ve sevdiğinizle aranızdaki ilişki açısından büyük bir dikkat dağıtıcıdır.
Yatak odası için en iyi renkler, ‘cilt’ renkleridir; soluk beyazdan zengin bir çikolata kahvesine. Yatağınızda sıcak ve duygusal renkler, hem dinlenmeye hem de sağlıklı bir cinsel hayata yardımcıdır.
Yatak odanızdaki sanat, hayatınızda görmek istediğiniz şeyleri yansıtan, pozitif ve güzel enerjiyi destekleyen görseller içermelidir. Yatak odası için en iyi görseller, aşk, mutlu ilişkiler, iyileşme, yakınlık vs ile ilişkili olanlardır.
Yatağınıza her iki yandan da kolaylıkla ulaşılabilmelidir ve yatağın her iki tarafında eşitliği ve dengeyi yansıtan komodinler olmalıdır.


3.Banyo: Kişisel bakım ve arınma

Banyo, temiz, minimal, rahatlatıcı ve arındırıcı olmalıdır. Banyo, kişisel bakımı temsil eder ve canlılığın sembolüdür; banyonuz ferah ve temiz olduğunda, size keyif veren insanlarla geçirecek vaktiniz olacak.
Sukulent gibi arındırıcı bitkiler kullanın; bu bitkiler, pek su istemezler ve havayı temizlemek için çok çalışırlar. Canlı bitkiler havayı arındırıp canlılık ve tazelik getirirken, doğa imgeleri yenilenme hissi verir.
Banyonuzdaki tüm fotoğrafları kaldırın. Arınma ve yenilenme metaforları olan uygun görseller kullanın – ağaç, çiçek, deniz, nehir gibi. Banyoda kariyer, kişisel projeler ya da tutkular ile ilişkili görseller bulundurmak, kötü feng shuidir; çünkü onları ‘kanalizasyona gönderme’ algısı yaratırlar.
Mavi, temizleyen ve arındıran suyu temsil ettiğinden, yeşil ise hayatın ve yeni başlangıçların sembolü olduğundan, bu güzel ve sağlıklı renkler banyo için uygundur.
Banyonuzu, havanın ve enerjinin akışı için güzelce havalandırın. Aynı zamanda da iyi aydınlatılması gerekir.


4.Bitkiler: Taze enerji ve yeni başlangıçlar

Bitkiler canlı olduklarından, evinize hoş bir hava verirler. Evinizdeki havanın kalitesinin farkında olun ve iyileştirmek için elinizden geleni yapın. Evinize canlı, yeşil bitkilerin olduğu 3 yeni saksı getirerek, mekânınızın enerjisini tazeleyebilir ve yeni başlangıçlar için enerji yaratabilirsiniz.







Evin havasını temizleyen bitkiler

1. Chrysanthemum – Kasımpatı / Krizantem Anavatanı Uzakdoğu olan Kasımpatı, renk renk çiçekleriyle sonbaharı renklendiren nadir bitkilerden biri. NASA’nın yaptığı araştırmalara göre, havayı temizleme etkisi de çok büyük. Evin içinde yetiştireceğiniz Kasımpatı, evinizin havasını temizlemeye yardımcı olacaktır. Doğrudan güneş ışığı almayan, ılık bir ortamda kolaylıkla Kasımpatı yetiştirebilirsiniz.





Bitki yetiştirmekten pek anlamıyorsanız eğer, çok az ilgiye ihtiyaç duyan ve havadaki kimyasalları ve toksinleri temizleyen kauçuk bitkisini tercih edebilirsiniz. Bambu da bu tür bir bitkidir. Kapınızın çevresine, vazo içerisinde koyun ve iyi enerjiyi buyur edin.



Havayı arındırmada çok iyi iş çıkaran bitkilerden bazıları şunlar:
Areka palmiyesi
Dracaena Janet Craig
Duvar sarmaşığı
Cüce hurma palmiyesi
Zakkum yapraklı kauçuk
Eğrelti
Kaşık çiçeği


5.Adaçayı: Eski döngüyü sonlandırmak

Feng shui prensiplerine göre, adaçayı yakmak, eski döngünün sonlanmasını ve başlamakta olan yeni döngüyü ilan etmektir. Adaçayı yakarak, kalan negatif enerjiyi nötralize edebilirsiniz – bahar temizliğini sonlandırmak için mükemmel bir yöntem.

Bir demet adaçayını bir ucundan yakın ve diğer ucundan tutun. Elinizi kullanarak, 8 deseni çizecek şekilde dumanı sürükleyin; evinizin her köşesine taşıdığınızdan emin olun. Düşen külleri tutmak için altına seramik bir tabak koyun. Dumanı evinizin her köşesine taşıdığınızdan emin olduktan sonra, adaçayı hala yanıyorsa eğer, seramik tabağın içerisine koyun ve bırakın bitene kadar yansın.

Son olarak, camlarınızı ve kapılarınızı açın; evinizi havalandırın.

Bu işlem, yaşam alanınızda kalan son kötü enerjinin gitmesine ve taze havanın içeri girmesine yardımcı olur.

Bu yazının İngilizce orijinali collective-evolution.com sitesinde yayınlanmıştır.

Osho’ nun Ego Analizi


Bir Zen üstadı sokak boyunca yürürken başına böyle bir şey gelmiş. Bir adam koşarak gelmiş ve sert bir şekilde ona vurmuş. Üstat yere düşmüş. Ayağa kalkmış ve önceden yürüdüğü yönde, geriye bile dönüp bakmadan tekrar yürümeye başlamış. Yanında bir öğrencisi varmış. Şoka uğramış. “Bu adam da kim? Bu nedir? Böyle birileri yaşıyorken, herhangi birisi gelip sizi öldürebilir. Ve siz adamın kim olduğunu, bunu neden yaptığını merak edip dönüp bakmadınız bile” demiş. Üstat da, “Bu onun sorunu, benim değil” demiş.


Siz aydınlanmış birisiyle çatışabilirsiniz, ama bu sizin sorununuzdur, onun değil. Ve bu çatışmada incinirseniz o da sizin kendi sorununuzdur. O sizi incitemez. Bu bir duvarı yumruklamak gibidir canınız yanacaktır ama duvar değildir sizi inciten.


Ego sürekli problem peşinde koşar. Neden? Çünkü kimse size ilgi göstermezse, ego acıkmış hisseder. O ilgi ile yaşar. Dolayısıyla, birisi size kızgın ve sizinle kavga ediyorsa, bu bile iyidir, çünkü en azından ilgisi üzerinizdedir. Eğer birisi severse, iyidir. Eğer kimse sizi sevmiyorsa, o zaman kızgınlık bile iyi olacaktır. En azında ilgi üzerinizde olacaktır. Fakat, kimse size hiç bir ilgi göstermezse, kimse sizin önemli birisi olduğunuzu düşünmezse, o zaman egonuzu nasıl besleyeceksiniz? Diğerlerinin ilgisine ihtiyaç vardır.


Milyonlarca şekilde insanların ilgisini çekersiniz; belli bir tarzda giyinirsiniz, güzel görünmeye çalışırsınız, çok kibar olursunuz, roller edinirsiniz, değişirsiniz. Ne tür koşulların geçerli olduğunu sezinlediğinizde, hemen insanların size ilgi göstereceği yönde değişiverirsiniz. Bu çok derinden bir dilenciliktir Gerçek bir dilenci ilgi arayan ve talep eden kişidir. Ve gerçek imparator da kendi içinde yaşayandır; onun kendi merkezi vardır, başka kimseye bağımlı değildir.


Buddha bodhi ağacının altında oturuyor; o an dünya yok oluverse, Budha için bir şey fark edecek midir? Hiçbir şey. Hiçbir şey fark etmemiş olacaktır. Tüm dünya kaybolsa bir fark yaratmayacak çünkü o merkezine ulaşmıştır.


Ya siz; şayet eşiniz kaçar, sizi boşar, başka birisine giderse tamamıyla dağılırsınız – çünkü o size ilgi gösteriyordu, özen gösteriyor, seviyor, etrafınızda dolaşıyor, sizin kendinizi birisi olarak hissetmenize yardım ediyordu. Tüm imparatorluğunuz kayboldu, siz dağılıverdiniz. İntihar etmeyi bile düşünmeye başlarsınız. Neden? Neden karınız sizi terk edince intihar edesiniz? ? Neden kocanız sizi terk edince intihar edesiniz? Çünkü kendinize ait bir merkeziniz yok. Karınız size merkezi veriyordu; kocanız size merkezi veriyordu.


İnsanlar bu şekilde varolurlar. Böylelikle insanlar başkalarına bağımlı hale gelir. O çok derinden bir köleliktir. Ego bir köle olmak zorundadır… O başkalarına bağımlıdır. Ve sadece egosu olmayan kişi ilk defa olarak efendidir; artık o bir köle değildir. Bunu anlamaya çalışın. Ve egoyu kendi içinizde aramaya başlayın, başkalarında değil, bu sizin işiniz değildir.


Kendinizin ne zaman mutsuz hissedecek olursanız hemen gözlerinizi kapayın bu mutsuzluğun nereden gelmekte olduğunu bulmaya çalışın ve her seferinde göreceksiniz ki, sahte merkeziniz başka biriyle çatışmakta. Siz bir şey umdunuz ve gerçekleşmedi. Siz bir şey beklediniz ve tam tersi oldu – egonuz sarsıldı, mutsuzsunuz. Yalnızca bakın; ne zaman mutsuz olursanız, neden olduğunu bulmaya çalışın.


Sebepler sizin dışınızda değil. Temel neden içinizdedir ama siz her zaman dışarı bakarsınız, her zaman sorarsınız: Beni kim mutsuz ediyor? Benim kızgınlığımın sebebi kim? Ben kim hayata küstürüyor? Ve dışarı bakarsanız göremezsiniz. Sadece gözlerinizi kapayın ve her seferinde içe bakın. Tüm mutsuzluğunuzun, kızgınlığınızın, can sıkıntınızın kaynağı sizde, egonuzda gizli. Ve kaynağı bulursanız, onun ötesine geçmeniz kolaylaşacaktır. Eğer sizin başınıza dert açan şeyin kendi egonuz olduğunu görebilirseniz, ondan kurtulmayı tercih edersiniz çünkü hiç kimse mutsuzluğunun kaynağını anlayacak olduktan sonra onu taşıyamaz. Ve şunu unutmayın ki, egodan vazgeçmeniz için bir neden yoktur.


Ondan vazgeçemezsiniz. Ondan kurtulmaya çalışırsanız, “Alçak gönüllü oldum” diyen, daha zor fark edilen türden bir egonuz olacaktır. Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Bu kendini gizleyen bir egodur ama ölü değildir. Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Alçak gönüllü olmayı kimse deneyemez, ve kimse kendi çabasıyla alçak gönüllülüğü yaratamaz, asla! Ego ortadan kaybolunca, alçak gönüllülük size gelir. O yaratılan bir şey değildir. O gerçek merkezin gölgesidir. Ve gerçekten alçak gönüllü bir adam ne alçak gönüllüdür ne de bencil. O sadece basittir. Hatta alçak gönüllü olduğunun bile farkında değildir. Eğer alçak gönüllü olduğunuzun farkındaysanız, orada ego vardır. Alçak gönüllü kimselere bakın. Kendilerinin gerçekten alçak gönüllü olduğunu düşünen milyonlarca insan vardır. Yerlere kadar eğilirler, ama izleyin onları en sofistike egoistlerdir onlar. Artık onların besinlerinin kaynağı alçak gönüllüktür. “Ben alçak gönüllüyüm” derler ve sonra da size bakıp sizin onları takdir etmenizi beklerler. Sizin onlara “Sen gerçekten alçak gönüllüsün” demenizi isterler. “Aslında sen dünyanın en alçak gönüllü kişisisin; hiç kimse senin kadar alçak gönüllü değil”. Sonra da yüzlerine gelen gülümsemeye bakın. Ego nedir? Ego “Kimse benim gibi değil” diyen bir hiyerarşidir. Alçak gönüllülükle kendisini besleyebilir. “Kimse benim gibi değil, ben en alçak gönüllü kişiyim”


Zamanın birinde: Sabahleyin hava henüz aydınlanmamışken fakir bir dilenci caminin birinde dua etmekteydi. Kutsal bir gündü ve o dua edip şöyle diyordu, “Ben bir hiçim. Ben fakirlerin en fakiriyim, günahkârların en büyüğüyüm” Birden. bir başka kişinin daha dua etmekte olduğunu fark etti. Adam ülkenin imparatoruydu ve bir başka kişinin daha dua etmekte olduğunun farkında değildi – karanlıktı ve imparator da, “Ben bir hiçim. Kimse değilim. Sadece kapındaki bir dilenciyim” diyordu. Başka birisinin daha aynı şeyleri söylediğini duyduğunda imparator dedi ki, “Durun! Beni geçmeye çalışan da kim? Sen kimsin? Bir imparator ‘bir hiç olduğunu’ söylerken, onun önünde aynı şeyi söylemeye nasıl cesaret edersin?”


İşte ego böyle çalışır. Çok zor fark edilir. Onun çalışması çok kurnazca ve derindendir, çok çok uyanık olmalısınız, ancak o zaman onu görebilirsiniz. Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Yalnızca tüm mutsuzlukların, acıların ego yoluyla geldiğini görmeye çalışın.


“Zihnin Sınırının Ötesi” kitabından, Osho.


OSHO-FARKINDALIK/Geçmişi Yakan Ateş


Herkes kendi varlığından ve davranışlarından sorumludur

Kesinlikle özgür olmayan bir dünyada, tamamen özgür yaşayabilirsin
Sadece tek bir şeyi hatırlaman gerekiyor; Gören Görülen Değildir.


İnsanoğlu sanki şimdiki zamanda yaşıyormuş gibi görünür, ama bu sadece bir görüntüdür. İnsanoğlu geçmişte yaşar. Şimdiki zamandan geçer, ama kökleri geçmişte kalır. Şimdiki zaman sıradan bilinç için gerçek zaman değildir. Sıradan bilinç için, geçmiş gerçek zaman olup, şimdiki zaman sadece geçmişten geleceğe bir geçiştir, sadece anlık bir geçiş. Geçmiş gerçektir ve gelecek de gerçektir, ama şimdiki zaman sıradan bilinç için gerçek değildir. Gelecek, eski geçmişten başka bir şey değildir. Gelecek sürekli olarak planlanan geçmişten başka bir şey değildir.


Şimdiki zaman sanki yokmuş gibi görünür. Şimdiki zamanı düşündüğünde, onu bulamazsın, çünkü bulduğun an geçmiş olacaktır. Bulamadığın andan bir an önce gelecekteydi. Bir Buda bilinci, uyanmış varlık için sadece şimdiki zaman vardır. Farkında olmayan, bir uyurgezer gibi uyuyan sıradan bilinçler için geçmiş ve gelecek gerçektir, şimdiki zaman gerçek değildir. Sadece uyandığın zaman şimdiki zaman gerçek olacaktır. Geçmiş de gelecek de gerçek olmayacaktır.


Bu neden böyledir? Neden geçişte yaşarsın? -Çünkü zihin, geçmişin birikiminden başka bir şey değildir. Zihin hafızadır: Geçmişte yaptığın herşey, düşlerinde gördüğün her şey, istediğin ve yapamadığın her şey, hayal ettiğin her şey senin zihnindir. Zihin, ölü bir kurumdur. Zihin aracılığıyla baktığında, şimdiki zamanı asla bulamayacaksın, çünkü şimdiki zaman hayattır ve hayata ölü bir aracı üzerinden yaklaşamazsın. Hayata ölü araçlarla asla yaklaşamazsın. Hayata, ölüm aracılığıyla dokunamazsın.


Zihin ölüdür. Zihin sadece aynada toplanan toz gibidir. Ne kadar çok toz toplanırsa, ayna o denli az aynaya benzer. Ve toz tabakası çok kalınsa, tıpkı sende olduğu gibi, ayna artık hiçbir şeyi yansıtmaz.


Herkes toz toplar. Hatta sadece toplamakla kalmaz, ona sıkıca tutunursun ve bir hazine olduğunu düşünürsün. Geçmiş geçmiştir; neden hala tutunuyorsun? Onun hakkında artık hiçbir şey yapamazsın. Geri gidemezsin, yaptıklarını geri alamazsın. Neden hala tutunuyorsun? Geçmiş bir hazine değildir. Ama geçmişe tutunup, onun bir hazine olduğunu düşünürsen, zihnin onu gelecekte tabii ki tekrar tekrar yaşamak ister. Geleceğin, değiştirilmiş geçmişinden başka bir şey olamaz- biraz rafine edilmiş, biraz daha süslenmiş. Ama tıpkı geçmiş gibi olacaktır, çünkü zihnin bilinmeyen hakkında düşünemez. Zihnin sadece bilineni yansıtabilir, senin bildiklerini.






Geçmiş nedir? Geçmişte neler yaptın? Her ne yaptıysan iyi, kötü, şunu, bunu – her ne yapıyorsan, kendi tekrarını yaratır. Karma kuramı budur. İki gün önce öfkelendiysen, öfkelenmek için belirli bir potansiyel yaratmış oldun: Dün tekrar öfkelenmek için. Sonra onu tekrarladın ve öfkene, öfkeli ruh haline, daha büyük bir enerji verdin, onu daha da köklendirdin, suladın. Şimdi bugün onu daha da büyük bir güçle, daha çok enerjiyle tekrarlayacaksın. Ve yarın yine bugünün bir kurbanı olacaksın.

Yaptığın, hatta düşündüğün her hareketin, sürekli olarak sürüp gitmek için kendi yolları vardır, çünkü varlığına bir kanal açmaktadır. Böylece enerjini emmeye başlar. Öfkelenirsin, sonra o ruh halin geçer ve sen artık öfkeli olmadığını düşünürsün; o zaman sorunu kavrayamamışsın. Ruh halin geçtikten sonra, hiçbir şey olmadı. Sadece tekerlek hareket etmiştir ve yukarıda olan tekerlek parmağı aşağı inmiştir. Öfke birkaç dakika önce yüzeydeydi, ama artık bilinçaltına, varlığının en derilerine inmiştir. Zamanın gelmesini bekleyecektir. Bu şekilde hareket ettiysen, onu güçlendirdin ve yeniden hayata başlamasını sağladın. Ona gene güç, gene enerji verdin. Bir tohum gibi toprağın altında sürekli olarak çalışarak, uygun bir fırsat ve uygun bir mevsimi bekleyecektir ki, filizlenebilsin.

Her hareket kendi kendini devam ettirir; her düşünce kendi kendini devam ettiririr. Onlarla işbirliği yaptığın takdirde, onlara enerji vermiş oluyorsun. Er veya geç bu bir alışkanlık haline gelecektir. Yapacaksın ama yapan sen olmayacaksın. Sadece alışkanlıktan dolayı yapacaksın. İnsanlar alışkanlığın ikincil bir mizaca sahip olduğunu olduğunu söylerler. Bu abartı değildir. Aksine az bile. Gerçekte alışkanlıklar sonunda birinci mizaç haline gelirler ve asıl mizaç ikincil hale düşer. Mizaç, tıpkı bir kitabın eki veya dipnotu haline gelir ve alışkanlık ana parça, kitabın ana gövdesi haline gelir.

Alışkanlıkların aracılığıyla yaşıyorsun, yani alışkanlıklar temelde senin aracılığınla yaşıyorlar. Alışkanlığın kendisi sürer; kendi enerjisi vardır. Tabii ki enerjiyi senden alır, ama geçmişte işbirliği yaptığın gibi, şimdiki zamanda da işbirliği yaparsın. Zamanla alışkanlık efendi haline gelir ve sen de sadece bir hizmetçi, bir gölge. Emirleri alışkanlık verir ve sen sadece bunlara itaat eden bir hizmetçi olursun. Bu emirlere uymak zorunda kalırsın.

Alışkanlıklar, seni bir dizi iş yapmaya zorlar, sen kurbansın. Tekrarladığın her hareket veya her düşünce -çünkü düşünce de zihinde fark edilmeyen bir harekettir- gittikçe daha güçlü hale gelir ve onların kontrolü altına girersin. Alışkanlıklarda hapsedilirsin. Daha sonra da hapsedilen bir insanın, bir kölenin hayatını yaşarsın. Ve bu hapis çok zor fark edilir: Alışkanlıklarının ve koşullanmalarının ve yaptığın hareketlerin hapsidir. Bedenin her yerini sarmıştır ve sen içinde dolaşırsın, ama yapanın sen olduğunu düşünmeye ve kendini kandırmaya devam edersin. Öfkelendiğinde sen yaptın sanırsın. Mantıklı hale getirerek, durumun bunu gerektirdiğini söylersin: “Kızmak zorundaydım, aksi takdirde çocuk kötü yola sapardı; kızmasaydım, işler sarpa sarardı, ofis kaos içinde olurdu, hizmetçiler dinlemezdi; işleri idare etmek, çocuğu disipline sokmak için kızmak zorundaydım. Eşimi yola getirmek için kızmak zorundaydım.” Bunlar mantıklı bahaneler. Egon bu şekilde hala senin patron olduğunu düşünmeye devam eder, ama değilsin. Öfke eski kalıplardan, geçmişten gelir. Geldiğinde ise ona bir mazaret bulmaya çalışırsın.


Bazı zamanlar, hiçbir neden yokken üzüntü ortaya çıkar ve bazen kendini mutlu hissedersin, bazen de coşkulu, kendinden geçmiş olursun. Bütün toplumsal ilişkilerden yoksun, tam bir konfor içinde izole edilmiş, her ihtiyacı karşılanan insan da senin ilişkilerinde yaşadığın tüm bu ruh hallerinden geçer. Bu demektir ki, bazı şeyler senin içinden geliyor ve sen bunları bir başkasına mal ediyorsun. Bu mantıklı bir açıklamadır. Kendini iyi hissedersin, kendini kötü hissedersin ve tüm bu duygular kendi bilinçsizliğinden, kendi geçmişinden gelir. Senin dışında hiç kimse bunlardan sorumlu değildir. Hiç kimse seni öfkeli yapmaz ve hiç kimse seni mutlu yapamaz. Kendin mutlu olursun, kendin kızarsın ve kendin üzülürsün. Bunu anlamadığın sürece hep bir köle olarak kalacaksın.

“Bana ne olursa, kayıtsız şartsız ne olursa, bundan ben kendim sorumluyum. Ben sorumluyum, kesinlikle” diyebildiğin anda, kendi özünün hakimiyetini eline geçirirsin. Başlangıçta bu seni çok, ama çok üzecek ve canını sıkacaktır, çünkü sorumluluğu başkalarına atabildiğin sürece, yanlış yapmadığın için kendini daha iyi hissedersin. Sorumlu olduğun için ise çok sıkıntılı bir ruh haline gireceksin, çünkü daima mutlu olmak istediğini düşünmüşsündür -öyleyse mutsuzluğundan nasıl sorumlu olabilirsin ki? Daima büyük bir mutluluk istedin, öyleyse kendi kendine nasıl kızabilirsin? Bu nedenle de sorumluluğu başkalarına atıyordun. Sorumluluğu başkalarına atmaya devam edersen, daima bir köle olarak kalacağını unutma, çünkü hiç kimse karşısındakini değiştiremez. Karşındakini nasıl değiştirebilirsin ki? Hiç kimse karşısındakini değiştirmiş mi? Dünya da yerine gelmeyen en büyük dileklerden biri, karşındakini değiştirmektir. Bunu bugüne kadar hiç kimse başaramamıştır. Bu imkansızdır, çünkü diğeri de kendi doğrularıyla yaşar onu değiştiremezsin. Sorumluluğu karşındakinin üstüne atmaya devam ediyorsun, ama onu değiştiremezsin. Sorumluluğu başkalarına attığın için de asla asıl sorumluluğun sende olduğunu göremeyeceksin. Temel değişiklik senin içinde başlamalıdır.


İşte şöyle tuzağa düşersin: Bütün hareketlerinden, bütün ruh hallerinden sorumlu olduğunu düşünmeye başladığın anda, başlangıçta depresyon geçirirsin. Ama bu depresyonu aşabilirsen, kısa bir süre sonra güneşi görürsün, çünkü diğerlerinden kurtuldun; artık tek başına çalışabilirsin. Özgür olabilirsin, mutlu olabilirsin. Tüm dünya mutsuz ve bağımlı olsa da fark etmez. Aksi takdirde bir Buda nasıl mümkün olabilir? Ve bir Patanjali nasıl mümkün olabilir? Ben nasıl mümkün olabilirim? Tüm dünya aynıdır. Krişna’nın dünyası da tıpkı senin dünyan gibidir, ama bir Krişna dans etmeye ve şarkı söylemeye devam eder, çünkü özgür kalmıştır. Ve ilk özgürlüğü, sorumluluğu başkalarına atmaktan vazgeçmektir; ilk özgürlük, sorumlu olanın sen olduğunu bilmektir. O zaman birçok şey mümkün olabiliyor.


Karma felsefesi, sorumlu olanın sen olduğu üzerine kuruludur. Geçmişte ne ektiysen, onu biçersin. Neden ve sonuç arasındaki bağlantıyı takip edemeyebilirsin, ama sonuç buradaysa, nedeni de senin içinde bir yerlerde olmalıdır.


Sana ne olursa olsun -diyelim ki üzüntülüsün- sadece gözlerini kapat ve üzüntünü seyret. Seni götürdüğü yere git, daha derinlere in. Kısa bir süre sonra nedenine ulaşacaksın. Belki uzun bir yolculuk yapmak zorunda kalacaksın, çünkü bütün hayatın söz konusudur; ve sadece senin hayatın değil, birçok başka hayat söz konusudur. Kendi içinde canını acıtan birçok yara bulacaksın ve bu yaralar yüzünden kendini üzüntülü hissedersin. Onlar üzüntülüdür. Bu yaralar henüz kurumamıştır. Canlıdırlar. Kaynağına geri gitme, etkiden nedenine gitme yöntemi, onları iyileştirecektir. Nasıl mı iyileştirecektir? Neden mi iyileştirecektir?


Ne zaman geriye gitsen, vazgeçtiğin ilk şey sorumluluğu başkalarına atmaktır, çünkü sorumluluğu başkalarına attığında dışarı çıkarsın. O zaman işlemin tamamı yanlıştır. Nedeni bir başkasında bulmaya çalışırsın: “Eşim neden bu kadar edepsi” diye örneğin. O zaman “neden” eşinin davranışlarına nüfuz etmeye devam eder. İlk adımı atlamışsındır ve işlemin tamamı yanlış olur.


Neden mutsuzum? Neden öfkeliyim? -Gözlerini kapat ve derin bir meditasyona dal.


Yere yat, gözlerini kapat, bedenini gevşet ve neden öfkeli olduğunu hisset.


Eşini unut gitsin; bu sadece bir bahanedir- A, B, C, D ne olursa olsun, unut gitsin.


Sadece kendi içinde daha derinlere in; öfkeye nüfuz et.


Öfkeyi bir nehir gibi kullan; öfkenin içinde akacaksın ve öfken seni içeriye doğru götürecek.


İçinde çok zor fark edilir yaralar bulacaksın.


Eşin edepsiz görünüyordu, çünkü içinde zor fark edilen bir yaraya, canını acıtan bir şeye dokundun. Hep güzel olmadığını, yüzünün çirkin olduğunu düşünüyordun ve bu içinde bir yaraya neden oldu. Eşin edepsizse, sana hep yüzünü fark ettirecektir. “Git aynaya bak” diyecektir. İşte o zaman birşeyler acımaya başlar. Eşini aldatmışsındır, o da sana sürekli hesap soracaktır, “Neden o kadınla o kadar çok güldün? Neden şu kadınla o kadar mutlu oturuyordun?” diye. Yine bir yaraya dokunulmuştur. Aldattın, suçlu hissediyorsun. Yara canlı. Gözlerini kapat, öfkeni hisset, bütünüyle meydana gelmesine izin ver ki, ne olduğunu tamamen görebilesin. Sonra enerjinin yardımıyla geçmişe doğru git, çünkü öfken geçmişten gelir. Tabii ki gelecekten gelemez. Gelecek henüz gelmemiştir. Ayrıca şimdiki zamandan da gelmez.


Karma’nın olaylara bakış açısı budur: Gelecekten gelemez, çünkü gelecek henüz gerçekleşmemiştir. Şimdiki zamandan gelemez, çünkü henüz ne olduğunu bilemiyorsun. Şimdiki zamanı sadece uyanmış olanlar bilir. Sen sadece geçmişte yaşıyorsun, öyleyse geçmişinden bir yerlerden gelmek zorundadır. Yara hafızanda bir yerlerde olmalıdır. Geri git. Orada sadece bir tek yara değil, birkaç yara olabilir. Küçük, büyük yaralar. Daha derine git ve ilk yarayı bul; öfkenin asıl kaynağını. Denersen, bulabilirsin, çünkü oradadır. Bütün geçmişin oradadır. Tıpkı bir film rulosu gibidir, yuvarlanmış içeride bekliyordur. Ruloyu aç ve filmi seyretmeye başla. Prati-prasay işlemi budur. Kökteki nedene geri gitmek anlamına gelir. Ve bu işlemin güzelliği şudur: Bilinçli olarak geri gidebilirsen, bilinçli olarak bir yarayı hissedebilirsen, yara anında iyileşir.


Neden mi iyileşir? Çünkü yara bilinçsizlik, bilinmezlik tarafından yaratılmıştır. Yara, inkarın, uykunun bir parçasıdır. Bilinçli olarak geri gider ve yaraya bakarsan, bilinç iyileştirici bir güç haline gelir. Geri gitmek, bilinçsiz olarak yaptığın şeylerin üzerine bilinçli olarak gitmek anlamına gelir -Sadece bilincin ışığı iyileştirir. O iyileştirici bir güçtür. Bilinçli yapabildiğin herşey iyileştirilebilir ve artık acımayacaktır. Geriye giden insan, geçmişi serbest bırakır. O zaman geçmiş artık çalışmıyordur; geçmiş artık onu sıkıca tutamıyordur ve geçmiş bitmiştir. Geçmişin artık varlığında bir yeri yoktur. Ve geçmişin varlığında bir yeri kalmadıktan sonra, şimdiki zamanda yaşabilirsin, daha önce hiç olmadığı gibi. Yere ihtiyacın vardır; geçmiş içini o kadar çok doldurmuştur ki -tıpkı ölü şeylerden oluşan bir hurdalık gibi. Şimdiki zaman gidecek yer bulamamaktadır. Hurdalık, gelecek hakkında hayal kurmaya devam eder. Böylece hurdalığın yarısı artık olmayan şeylerle, yarısı da daha henüz olmamış şeylerle doludur. Ya şimdiki zaman? -Sadece kapının önünde bekler. Bu nedenle şimdiki zaman geçmişten geleceğe bir geçişten başka bir şey değildir, sadece anlık bir geçiştir.


Geçmişi bir kenara bırakmadığın sürece bir hayalet gibi yaşarsın. Yaşamın gerçek değildir, var değildir. Geçmiş senin aracılığınla yaşar, ölüler seni avlamaya devam eder.


Geri git -Ne zaman bir fırsatını bulursan, sana ne zaman bir şeyler olursa: Mutluluk, mutsuzluk, üzüntü, öfke, kıskançlık,


gözlerini kapat ve geri git. Kısa bir süre içinde geriye yolculuk etme konusunda etkin olacaksın.


Kısa bir süre sonra zamanda geriye yolculuk yapabileceksin ve birçok yara açılacaktır.


Bu yaralar içinde açıldığında, bir şey yapmaya kalkma. Bunu yapmana gerek yoktur.


Sadece seyret, bak izle. Yara oradadır.


Sadece seyret, seyredici enerjini yaraya ver, ona bak.


Yargılamadan ona bak, çünkü yargılarsan “bu kötü, bu böyle olmamalı” dersen,


yara tekrar kapanacaktır. O zaman tekrar gizlenmek zorunda kalacaktır.


Kınama, takdir etme. Sadece bir tanıksın, ilgisi olmayan bir seyirci. Reddetme. “Bu iyi değil” deme, çünkü bu da bir reddetmektir ve bastırmaya çalışırsın. İlgisiz kal. Sadece seyret ve bak. Merhametle bak ki, iyileştirme gerçekleşsin. İlgisiz, merhametli bir bilinç, yaranın üzerine geldiğinde, yara yok olur, buharlaşır. Neden diye sormaz. Sadece doğaldır, nasılsa öyledir, nasıl oluyorsa öyledir. Bunu söylüyorsam deneyimlerime dayanarak söylüyorum. Dene ve bu deneyimi sen de kazan. Yolu budur.


Geçmişe geri git. Geçmişe geri git dediğimde, geçmişi hatırla demek istemiyorum.


Hatırlamak işe yaramayacaktır; hatırlamak güçsüz bir işlemdir.


Unutulmaması gereken ayrım şudur: Hatırlamak hiçbir işe yaramaz -hatta zararlı bile olabilir.


O yüzden tekrar yaşa. Bunlar birbirinden tamamen farklı şeylerdir.


Farkı çok bari değildir ve anlaşılması gerekir.


Bir şeyi hatırla: Çocukluğunu hatırla.


Çocukluğunu hatırlarken burada ve şimdide kalırsın.


O çocuğa dönüşmezsin.


Hatırlayabilirsin, gözlerini kapatıp, hatırlayabilirsin ve yedi yaşındaki bir çocukken bahçede


koştuğunu hatırlayabilirsin, görebilirsin.


Sen buradasın ve geçmiş bir film şeridi gibi gözlerinin


önünden geçer: Koşuyorsun, o çocuk koşuyor ve kelebeği yakalamaya çalışıyor.


Sen görensin ve çocuk nesnedir.


Hayır, bu doğru değil; bu hatırlamadır.


Güçsüzdür, yardım edemez.


Yaralar daha derindir. Hatırlamakla iyileşmezler ve hatırlamak, bilinçli zihnin bir parçası olarak kalır. Çok ama çok önemli olan her şey bilinçsizlikte saklıdır.Bu yüzden sadece yararsız şeyleri hatırlarsın ya da sadece zihninin kabul ettiği şeyleri hatırlarsın. Kötü olan, çirkin olan ne varsa, hepsi bilinçsizliğe itilmiştir, çünkü egon onlara bakmak istemez. Bütün kötülükler unutulmuştur ve bütün mutluluklar hatırlanır. Mutluluğu bağrına basmaya ve kötülükleri unutmaya devam edersin. Bu bir seçimdir. Bu nedenden dolayıdır ki, herkes daha sonra çocukluğun bir cennet olduğunu söyler, çünkü yanlış olan her şeyi unutmaya çalışmışsındır. Çocukluğun, senin onu hatırladığın şekilde gerçek değildir, kurgudur. Egon tarafından yaratılmış bir kurgudur. Böylece hatırladığın zaman mutlu olayları hatırlayacaksın, mutsuz olanları değil. Tekrar yaşadığında ise tamamını tekrar yaşıyorsun: Mutlusunu, mutsuzunu hepsini.


Tekrar yaşamak nedir? Tekrar yaşamak, tekrar o çocuk haline gelmektir. Çocuğun bahçede nasıl koştuğuna bakmak değil, o bahçede koşan çocuk haline gelmektir. Seyirci olma, kendin ol. Bu mümkündür, çünkü o çocuk hala senin içinde var, hala senin bir parçandır. Tabaka tabaka yaşadığın her şey senin içinde vardır. Çocuktun, o orada; sonra genç oldun, o da orada; ve yaşlandın, o da orada. Herşey burada, katman katman.


Gözlerini kapat, yere yat ve geriye git.


Bunu kolayca deneyebilirsin. Bu hüneri geliştirebilirsin.


Her gece yatağına yatıp, sabaha doğru geri gidebilirsin. Yatağa yatmak en son şeydir


-Onu ilk haline getir ve şimdi geriye doğru git. Yatmadan önce ne yaptın?-


Bir bardak süt içtin; tekrar al, tekrar yaşa. Eşinle kavga ettin; tekrar yaşa.


Yargılama, çünkü şu anda yargılaman gerekmez. Olmuştur.


İyi veya kötü deme, değerlendirme yapma. Sadece tekrar yaşa, o olmuştur.


Geriye gidiyorsun: Sabahın erken saatinde seni uyandıran


saatin alarm sesi; onu tekrar dinle.


Sadece git ve saati geri çevirerek , günün her anını tekrar yaşamaya çalış.


Kendini çok ama çok canlanmış hissedeceksin ve çok güzel bir uykuya dalacaksın,


çünkü günle işin bitmiştir. Artık o gün sana asılmıyor.


Onu bilinçli bir şekilde tekrar yaşadın.


Gün boyunca bilinçli olmak zordu; o kadar çok şeyle boğuşmak zorunda kaldı ki. Ve artık pazara götürebileceğin bilincin kalmadı. Ama bilinçsizliğin markete, dükkana, olaylar dünyasına götürecek kadar bilincin yok. Tekrar eski uyurgezer alışkanlığına geri dönersin. İnsan farkındaysa, anı yaşar, geçmişi değil. Aradaki fark budur: Geçmişte yaşarsan, gelecek yaratılır ve Karma’nın çarkı döner. Şimdiki zamanda yaşıyorsan, Karma’nın çarkı yoktur. Üstesinden gelmişsindir, içinden çıkmışsındır. Hiçbir gelecek yaratılmaz. Şimdi ki zaman, asla gelecek yaratmaz, sadece geçmiş geleceği yaratır. O zaman yaşam, geçmişin devamı olmadan anlık bir fenomen haline gelir. Bu anı yaşarsın. Bu an geçti mi, başka bir an gelir. Bir diğer anı yaşarsın, ama geçen o an sayesinde değil, farkındalığın, tetikte oluşun, duyguların, varlığın sayesinde. O zaman endişe yoktur, rüyalar yoktur, gelecekle ilgili hayaller, geçmişten gelen içki sersemliği yoktur. İnsan sadece ağırlıksızdır; uçabilir. Yerçekimi anlamını kaybeder. Geri dönmeye ihtiyaç duymaz. Geri gelinecek yer yoktur. Geri dönüşü olmayan noktaya ulaşılmıştır.


İnsan, tam farkındalıkla şimdiki zamanda yaşıyorsa -ki tam farkındalıkla başka bir yerde yaşayamazsın, çünkü farkında olduğunda sadece şimdiki zaman kalır; artık geçmiş, gelecek yoktur; tüm hayatın şimdi olan bir fenomene dönüşür -İşte o zaman hiçbir Karma, Karma’nın tohumu bile birikmez. Bağlarından, kendi yarattığın bağlarından kopmuşsundur. Gerçekten de özgür olabilirsin. Bu içsel bir fenomendir: Bağlarından kurtulmak. Kesinlikle özgür olmayan bir dünyada, tamamen özgür yaşayabilirsin. Bir hapishanede olsan bile fark etmez, çünkü bu tamamen içsel bir tutumdur. İçsel tohumların kırılmışsa, özgürsündür. Buda’yı bir mahkum haline getiremezsin. Onu hapse atsan bile bir mahkum haline getiremezsin. Orada yaşayacaktır, ama tamamen farkında olarak yaşayacaktır. Tamamen farkındaysan, daima özgürsündür. Farkındalık özgürlüktür; farkında olmayış bir bağdır.


OSHO






Zihnini Kontrol et!!!






Size 10.000 parçalık bir puzzle versem ve iki saat içinde parçaları bir araya getirmenizi istesem, bu arada resmi de göstermesem.. Yapar mıydınız?..
Muhtemelen şu iki kritik soruyu sormadan yapmazdınız:


1. Neden?

2. Bana ne gibi bir yararı olacak?


Bu, zihninizin hayata dair her ümidiniz ve hayaliniz için gerçekleştirdiği bir işlem. Bu, korku temelli bir düşünme ve sizi kendi iyiliğiniz için mahkum olarak tutuyor.


Peki neden?


Çünkü bitmeyen puzzle’lar istemiyor. Puzzle’a başlamadan önce başarıya ulaşıp, ulaşamayacağına karar veriyor. Puzzle’ın zorluğu ise “evet” veya “hayır” cevabını belirliyor.
Zihniniz Her Daim Başarısızlıktan Kaçınır


Şimdi sizin patronunuz olduğumu düşünün. Size şunu söylüyorum: “Bu puzzle’ı yapmak zorundasın yoksa işini kaybedersin”. O zaman yapar mıydınız?


Muhtemelen..


Ama yine zihninizin tutsağı olacaktınız. Zihniniz işinizin ne kadar önemli olduğuna ve ödülün riski almaya değer olup olmadığına göre seçim yapacaktı. Bu durumda işi kaybetmemek, güvenli seçenek olacaktı. İşi kaybetmenin acısından kaçınmak için de denemeye değer görecektiniz. Peki böyle olduğunda korku temelli olmayacak mıydı?


Korkuya dayanmayan, anlamsız bir görev gibi hissettiğinizi düşünmeye çalışın bakalım. Bu yapılabilir bir şey mi?


Böyle hayal etmek sizin için gerçekten zor bir şey mi? Sanmıyorum..


Aslında, eğer siz benim eskiden olduğum gibiyseniz, muhtemelen her gününüzü hiçbir şey için bir şeyler yaparak geçiriyorsunuz. Elinizde ne istediğinizi anlatan açık bir resim olmadan, farklı ümitler peşinde rastgele dolanıyorsunuz. Ve bu 10.000 parçalık anlamsız bir puzzle’ı bir araya getirmekten farklı değil.



Ama Ya Bu Puzzle Anlamsız Değilse..


Ya size bu puzzle’ın içinde hayatınızı değiştirecek ve bütün hayallerinize ulaşmanızı sağlayacak gizli bir sır olduğunu söylesem.


Bana inandığınızı düşünün.. Hemen yapmaya koyulurdunuz, değil mi? Bir şeylerden feragat etmeniz gerekse bile mi? Eminim, her şeyi bir kenara bırakır ve puzzle’ı çözmenin bir yolunu bulmaya çalışırdınız, hatta bulurdunuz da.


Neden? Çünkü gerçek bir neden olduğunu biliyorsunuz artık.
Ama Bu Paradigmada Yaptığınızı, Hayatta Yapmakta Zorlanıyorsunuz


Peki, bütün doğru parçalara sahip olduğunuzu ve bütün hamlelerinizin bir şeye değeceğini bilseniz. Bütün yapmanız gerekenin parçaları bir araya koymak olduğuna ve böylece istediğiniz her şeye ulaşabileceğinize inansanız.


Ne Kadar Mükemmel Hissettirir?


Size rehberlik edecek resim olmadan, zor olacağını veya daha uzun süreceğini düşünseniz dahi, sonucun her şeye değeceğini hissedersiniz.


Hedefiniz üzerinde şüpheye düşmez, her bir anı kendi içinde değerlendirip, bütün parçaların büyük resmi oluşturacağını bilirsiniz.


Bulduğunuz her bir parçanın istediğiniz şeye bir adım yaklaştırdığını bildiğinizde, her anın içinde olmanın işleri ne kadar kolaylaştıracağını hayal edebiliyor musunuz?


Mükemmel Hissettirmez miydi?


Dikkat edin ve bilincinde olun ki, kendiniz kendi yolunuzu tıkamayın.


Puzzle’ın bütün parçalarının orada olduğunu ve bütüne ulaşmak için her şeye sahip olduğunuzu bilin. Sonra da hayatın tadını çıkarmak için içinizdeki güçlü kaynağı tıkırdatın.


En sonunda etrafınızdaki fırsatları görmek ve onları kalbinizi, aklınız ve ruhunuzla kabul etmek sizi acayip hissettirecek. Bana güvenin, bir zamanlar kördüm ama artık görebiliyorum, siz de görebilirsiniz… Eğer yapabileceğinize inanırsanız…

_alıntıdır_

Mevlana



mevlana(1)































Hazreti Mevlana’nın Işığında Yürümek
“İnsan, büyük bir şeydir ve içinde her şey yazılıdır. Fakat karanlıklar ve perdeler bırakmaz ki insan içindeki o ilmi okuyabilsin. Bu perdeler ve karanlıklar; bu dünyadaki türlü türlü meşguliyetler, insanın dünya işlerinde aldığı çeşitli tedbirler ve gönlün sonsuz arzularıdır.”
Mevlana’nın asıl adı Muhammed Celaleddin‘dir.Mevlana ve Rumi de, sonradan verilen isimlerdendir. Mevlana’nın doğum yeri, bugünkü Afganistan’da bulunan, eski büyük Türk kültür merkezi: Belh‘tir. Doğum tarihi 30 Eylül 1207’dir. Hazreti Mevlana’nın babası ile Belh’ten Konya’ya göçlerinin nedeni olarak araştırmacılar Moğol istilasını gösterirler.
Hazreti Mevlana Manevi Yolculuğunu, olgunluğa ermesini, şu sözünde toplamıştır;
Hamdım, piştim, yandım
Hazreti Mevlana ile Hazreti Şems Konya’da buluştukları zaman Mevlana tamamiyle kemale ermiş bir şahsiyetti. Şems Mevlana’ya ayna oldu. Mevlana, Şems’in aynasında gördüğü kendi eşsiz güzelliğine aşık oldu. Diğer bir ifade ile Mevlana gönlündeki Allah aşkını Şems’te yaşattı. Mevlana’nın Şems’e karşı olan sevgisi, Allah’a olan aşkının ölçüsüdür; çünkü Mevlana, Şems’te Allah cemalinin parlak tecellilerini görüyordu. Mevlana açılmak üzere bir güldü. Şems ona bir nesim oldu. Mevlana bir aş şarabı idi. Şems ona bir kadeh oldu. Mevlana zaten büyüktü, şems onda bir gidiş, bir neşve değişikliği yaptı. Şems ile Mevlana üzerine söz tükenmez, son olarak şöyle söylenebilir;
Şems, Mevlana’yı ateşledi; ama karşısında öyle bir volkan tutuştu ki, alevleri içinde kendi de yandı
Mevlana ile Şems’in bu iki ilahi dostun nurlara gömülüp yine ilahi aşk ile kendinden geçercesine yaptıkları sohbetlerindeki mukaddes sırrı idrakten aciz olanlar, ileri geri konuştular. Neticede Şems, incinde ve Mevlana’nın yalvarmalarına rağmen Konya’yı terk ederek Şam’a gitti.  Şems’in ayrılığından derin bir ızdıraba düşen Mevlana, manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu Şam’a Şems’e gönderir. Şems “Muhammedi tavırlı ve ahlaklı Mevlana’nın arzusu kafidir. Onun sözünden ve işaretinden nasıl çıkılabilir?” diyerek Mevlana’nın davetine icabed ederek Konya’ya döner. Şems’in Konya’ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlana hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Şems’in şerefine ziyafetler verildi; Sema meclisleri tertip edildi. Fakat huzurla, muhabbetle, dostluk içinde geçen günler pek sürmedi, dedikodular ve can sıkıcı durumlar yeniden başladı. Böylece Şems 1247-1248 tarihinde Konya’dan ansızın gidip kayboldu. Mevlana Şems’i çok aradı, onun ayrılığıyla gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söyledi. Mevlana Şems’İ bulamadı ama mana yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında beliren Şems’i kendinde gördü ve dedi ki;
Beden bakımından ondan ayrıyım ama bedensiz ve cansız ikimizde bir nuruz. Ey arayan kişi! ister onu gör, ister beni. Ben o’yum o da ben
17 Aralık 1273 tarihinde bütün parlaklığı ile bütün güzellikleri ile baki aleme göçtü. Mevlana son anlarında özlediği ebedi cemal alemine kavuşacağını anlamıştı. Aniden hastalanarak yatağa düşüt. Hastalık haberi Konya’ya yayıldı, şifalar dileyenler, gönlünü, duasını almaya gelen ahalinin arasında Şeyh Sadreddin’de vardı. Şeyh Sadrettin talebeleriyle Mevlana’ya geçmiş olsun demeye geldiğin de; “Allah yakın zamanda şifa versin. Hastalık ahirette derecenizin yükselmesine sebeptir. Siz alemin canısınız, inşallah yakın zamanda tam bir sıhhate kavuşursunuz” temennisinde bulundu. Bunun üzerine Mevlana; “Bundan sonra Allah sizlere şifa versin. Aşıkın maşukuna kavuşmasını ve nurun nura ulaşmasını istemiyor musun?” dedi. Şeyh Sadreddin yanındakilerle birlikte ağlayarak Mevlana’nın huzurundan ayrıldı.
Mevlana, dostlarına ve aile efradına, bu dünya’dan göçeceğine üzülmemelerini söylüyordu; fakat onlar bu ayrılığı kabullenemiyorlar; ağlayıp inliyorlardı. Mevlana’nın hanımı  Mevlana’ya hitaben: “Ey alemin nuru, ey ademin canı! bizi bırakıp nereye gideceksin? Hudavendigar Hazretleri’nin dünyayı hakikat ve manalarla doldurması için üçyüz-dörtyüz yıllık ömrünün olması lazımdı” dedi. Mevlana da cevaben: “Niçin?niçin? biz ne Firavun ne de Nemrud’uz bizim toprak alemiyle ne işimiz var, bize bu toprak aleminde huzur ve karar nasıl olur? Ben insanlara faydam dokunsun diye dünya zindanında kılmışım; yoksa hapishane nerede ben nerede? kimin malını çalmışım? yakında Allah’ın sevgili dostunun, Hazreti Muhammed’in yanına döneceğimiz umulur” dedi.
Mevlana son demlerinde iken dostu Sıraceddin-i Tatari’yi yanına çağırarak kendisine şu duayı öğretmiş ve sıkıntılı zamanlarında okumasını tavsiye etmiştir: “Ya Rabbi! bana, ne senin zikrini unutturacak, sana şevkimi söndürecek, seni teşbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık; ne de beni azdıracak, şer ve kötülüğümü arttıracak bir sıhhat ver. Ey merhamet edenlerin merhametlisi! Merhametinle bu duamı kabul et
Hazreti Mevlana’nın ölüme ve mezara bakışı;
Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme.
Bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın sırası o zamandır. Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır. Beni kabre indirip bırakınca, sakın elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneş’e ve ay’a batmadan ne ziyan geliyor ki?
Sana batmak görünür ama o doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür, ama o canın kurtuluşudur. Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun? Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can yusuf’u ne diye kuyuda feryad etsin? Bu tarafta ağzını yumdun mu o tarafta aç. Zira senin hayuhuyun, mekansızlık aleminin fezasındadır
Hazreti Mevlana’nın ziyaretçilerine seslenişi ise şöyleydi:
Kardeş, mezarıma defsiz gelme,çünkü Allah meclisinde gamlı durmak yaraşmaz. Hak teala beni aşk şarabından yaratmıştır. Ölsem; çürüsem bile, ben yine o aşkım
Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız, bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir