Booking.com

Bilinçaltı korkularım nedeniyle istemediğim aynı şeyleri tekrar yaşamaktan yorulduysam ne yapmalıyım?


Bilinçaltı korkularının sanıldığından çok daha fazla rolü vardır insanın hayatında… İnsanlar genelde ya inandıklarını ya da korkuları ile kendilerine çektiklerini yaşarlar.

Bilinçaltı ile yüzleşmek memnun olunmayan birçok davranışın ve olayın değiştirilmesinde etkili.

Hayat akışınızda olmak istediğiniz yerde değil misiniz?

Ulaşmak istediğiniz hayalleriniz var ama bir türlü olmuyor ve bunun için ne yapacağınızı bilemiyor musunuz?

İstemediğiniz aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamaktan yoruldunuz mu?

Ya bugüne kadar kendinizi “gerçekten” doğru keşfettiniz, tanıyabildiniz mi?

Aslında ne istediğinizi (ne istemediğinizi değil) “gerçekten” biliyor musunuz?

Bilinçaltı korkularınızın sizi ele geçirmesinden yoruldunuz mu? Kurban rolüne yapışmaktan bıkmadınız mı? Ya da egonuzun veya korkularınızın esiri olmaktan? Hayattan zevk almıyorsanız ya? O zaman, artık kendiyle yüzleşip “Harekete mi geçmeli!”
Önce karar vermek

Önce karar vermek… Bu hayattan ne bekliyoruz, bu hayata ne vermek istiyoruz?Olmak istediğimiz yerde miyiz, olmak istediğimiz noktada mıyız yoksa aslında bizim gerçekte istediklerimiz bunlar değil mi? Mutsuz bir hayat yaşanıyorsa eğer ve insan içini boş hissediyorsa; o zaman önce belki de net bir karar vermeli: “Aslında kişi gerçekten ne istiyor?”


Sonra kendinle yüzleşmek

Gerçekten kendimizi doğru tanıyor muyuz? Önce belki de bunu bir yatırmak lazım masaya… Eğer neden hep benim başıma geliyor diyerek zamanla insan sürekli söylenmeye hatta kendine acımaya başlarsa, o kurban rolüne yapışıp kalırsa ama herhangi bir çaba sarf etmez ise, elini taşın altına koymazsa; ne istiyorsa değil, ne istemiyorsa onu yaşamaya devam edebilir.

Kendinle yüzleşmek… Gerçeklerden kaçıyor muyuz, sürekli söyleniyor ama bir şeyleri değiştirmek için bir adım atmıyor muyuz? Ya da atıyor, birkaç adım sonra beni mi bulacak diyerek pes edip bırakıyor muyuz?

Hayatımızı biz mi yönetiyoruz yoksa geçmişten getirdiğimiz ve bilinçaltına kodlanan korkularımız mı, geçmiş karmalarımız mı? Bir de madalyonun diğer tarafı; zamanla insan kendini yönetemedikçe, birileri mi gelip onu yönetmeye kalkıyor?

Kimi zaman insanlar hayatında yürümeyen şeylerin sebeplerini değiştirmek yerine kendini, etrafı, kaderi mi suçluyor sadece? İçindeki gücü doğrukullanıyor mu peki? Ya bilinçaltına yüklenmiş kodlamaları, korkuları temizleyebilirse -ki evet uzun ve emek isteyen bir değişim yolculuğu sürecidir bu- yaşadığı birçok şeyi de değiştirebileceğini biliyor mu? Ve belki de kendisi değiştiğinde doğru insanları ve olaylarıkendine çekebileceğini?
İnsan neye inanıyorsa, belki de onu yaşıyor

Önce yaşam amacını bulmalı insan… Kendini sevmeli;“önce ben” diyebilmeli belki de… Kendi içinde tam ve bütün olabilmeli… Olabilmeli ki; onunda karşısına öyleleri gelsin.

Bilinçaltınla yüzleşebilmeli insan… Korkuları neler, onu sabote eden düşünceleri, inançları neler? Çocukluğunda hatta anne karnında iken bile bilinçaltına neler kodlandı, ebeveynlerinden, öğretmenlerinden, arkadaşlarından neler duydu, neleri işittikçe bilinçaltı kaydetti, neler yaşadı da şu an geçmişinin izlerini, travmatik etkilerini bugününde de yaşıyor? Bugün yaşadığı sıkıntıların aslında kök sebebi ne? Düşündüklerini bir mıknatıs gibi kendine çektiğine, korktukça korkularını yaşadığına şahit mi oldu?


Bilinçaltı nedir?

Bilinçaltımız geniş bir bilgi bankasıdır ve zihnimizin en önemli kısmıdır. Bilinçaltı; anne karnından bugüne kadar olan hayatımız süresindeki kalıplarımızın, hayallerimizin, duygularımızın, algılarımızın, değerlerimizin, inançlarımızın kaydedildiği, depolandığı yerdir. Bilinçaltı yirmi dört saat faaliyettedir; uyumaz, gece bilinç uykudayken bile bilinçaltı çalışmaya devam eder. Bilinçaltı sorgulamaz, muhakeme etmez, eleştirmez; sadece kaydeder. İyi ve kötüyü ayırt etmez. Olumsuz yönergeleri algılayamaz. Geçmişi referans alır. Doğru ya da yanlış ayırmadan korumacı bir tavrı vardır. Acelecidir, beklemeyi sevmez.



Bilinçaltı korkuları:

Kaybetme korkusu

Reddedilme korkusu

Terk edilme korkusu

Değişim korkusu

Değersizlik korkusu

Dışlanma korkusu

Yalnızlık korkusu

Acizlik korkusu

Sevilmeme korkusu

Aldatılma korkusu

Parasızlık korkusu

Başarısızlık korkusu

Yetersizlik korkusu

Güvensizlik korkusu

Suçlanma korkusu

Gelecek korkusu

Ölüm korkusu

Çaresizlik korkusu

Hata yapma korkusu

Hasta olma korkusu

Kabul görmeme korkusu

Bilinçaltı korkularının sanıldığından çok daha fazla rolü vardır insanın hayatında… Bilinçaltı, bilinç farkında olmadan kayda devam edebilir.

Mesela, hiç düşündünüz mü; neden paranızın bereketi yok ya da kazandığınız para geldiği gibi gidiyor? Para ile ilgili inançlarınız neler? Acaba çocukluğunuzda birileri bilinçaltına paranın zor kazanıldığını mı kodladı? Ya da paranın insanın elinin kiri olduğunu veya parayla saadet olmadığını mı yoksa paranın aslanın ağzında olduğunu mu? Bir düşünün, büyüklerinizin sizin yanınızda ya da size hiç bu sözleri söylemiş miydi? Ya da birçok başka sözü? Veya bilinçaltınıza korku olarak yerleşen ne tür olaylar yaşamış olabilirsiniz.

Bilinçaltı korkuları insanı sabote eder. Diğer sabote eden de nedir biliyor musunuz? Olumsuz düşündüğünde olumsuz enerji üretirsiniz. İnsanlar genelde ya inandıklarını ya da korkuları ile kendilerine çektiklerini yaşarlar.

Nasıl mı?

Kişi, başka bir insanla ile ilgili sürekli şüpheli ve takıntılı düşünceler yaratıyor, kafasında kuruyor, ağzından bu düşünceler ile ilgili olumsuz sözler çok çıkartıyor ve bunu devamlı tekrar ediyor diyelim. Mesela, ya bana yalan söylerse, ya beni bırakırsa, ya beni sevmiyorsa… Bir şeyi kırk kere söylesen olur derler. Bu sözleri, bu düşünceleri kişi devamlı evirip çevirdikçe karşıdakine aslında ne diyor, ne mesaj gönderiyor biliyor musunuz? Gel beni sevme, gel beni terk et, gel bana yalan söyle… Kısaca gel beni üz.
Olumlu düşünmenin önemini kavrayıncaya kadar da bunları yaşayacak, bu nedenle de aşamadığı çoğu sınırı da hep kendi koyacak; işte bu...



Aslında bu tür düşünce yapısı ile yaşamanın, bu tür aşırı beklentili ve takıntılı davranışların, karşı tarafın üzerinde fazla kontrol kurmaya çalışmanın diğer bir sebebi de bilinçaltına yerleşmiş değersizlik, kaybetme, yalnız kalma, terk edilme ve sevilmeme korkusu olabilir. Karşısına gelen insanlar değişir ama olayın kendisi değişmez.

İstiyorum, istiyorum diyoruz ama olmuyor; niye? İstemeyi doğru şekilde yapıyor muyuz? Ya da isterken şükretmeyi de hatırlıyor muyuz? İstediğimiz şey hakkında en ufak bir kararsızlığımız ya da korkumuz varsa, bu karasızlığın, korkunun bütüne de olumsuz enerji ile yansıyacağını hiç düşünüyor muyuz?

Aniden ve anlamsızca biten ilişkiler sürekli yaşanıyorsa ya da mesela istiyor ama bir türlü bir ilişki yaşayamıyor hatta evlenemiyorsa insan? Ya da var olan evliliğinde mutsuz ise?



Geçmişin bittiğini, geçmişte yaşadıklarının etkisini taşıdığı sürece anda gelecek güzellikleri de yok ettiğini, her şeyin aslında bu anda olduğunu kabullenemiyorsa? Suçlanma korkusu varsa?

Ya da başarısızlık, parasızlık korkusu?

Bereketinde, kariyerinde bu korkuları yüzünden sorunlar yaşıyorsa?

Veya hep yanlış insanların kendisini bulduğunu düşünüyorsa? Değersizlik hissi varsa? Ya da kaybetme, terk edilme korkusu?



Belki de, kişinin başına gelen bu saydığım olayların birçoğunun ve sürekli kendisini sabote etmesinin kök sebebi bilinçaltına kodladığı korkuları yüzündendir.

Kişi, korkularının neler olduğunu; gerekirse uzman yardımı da alarak bulabilmeli, bilinçaltını, belki de hayatını bugüne kadar yöneten korkularından ve geçmişindeki kalıplardan temizlemeli, yerine olumlu düşünceleri yerleştirmeli, bunun için emek vermek zorunda olsa da bunu deneyebilmeli ve bilinçaltı ile işbirliği yapmalı, değişime direnmemeli, arınmalı, hayatında sürekli sıkıntı çekiyorsa uyanıp kim olduğunu hatırlamalı, olumlu düşüncenin ve sözlerin gücüne inanmalı…

Kişi, istemediği aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamaktan belki de hayata farklı bir açıdan bakmaya veya kendiyle mücadelesine başlayabildiği zaman kurtulabilecektir.

İşte o zaman kendisi için hayırlı insanları, hayırlı olayları kendine çekmeye başlayacak. Önce kendine yatırım yaparak…

alıntıdır

Neden hep yanlış insanları buluyorum?


Neden evlenemiyorum? Neden benimde bir birlikteliğim yok? Neden hep yanlış insanları buluyorum ve yürümüyor? Bunları düşünerek üzülmeyin… Çünkü her şeyin bir anlamı var.



Kimi zaman sonuçlarını düşünmeyerek çok istediğimiz bir insanın, bir olayın bazen bize gelmiyor olabilmesinin sebebi; belki de daha hayırlı olduğu için olmamış/olmuyor olması…

Doğru insan ne zaman gelir? İnsan kendiyle mutlu olabildiği ve kendi içinde, kendi hayatında yaşadıkları ve yaptıkları ile doğru olabildiği zaman, aşk ve ilişkilerde takıntı yapmadığı ve akışına bıraktığı zaman, hayatını sadece aşktan gelecek mutluluğa bağlamadığı zaman, aramadığı zaman gerçek aşk gelir ve onu bir şekilde bulur. Mutlu bir hayat yaşamak, kendiyle mutlu olabilmek için evlilik ya da bir insanın erkek/kadın varlığı bir şart değil… Elbette olması güzel olabilir hele ki iki tarafın da keyif aldığı, her şeyi paylaşabildiği, varlığından heyecan duyduğu bir beraberlik ise, ama olmuyorsa ya da olamıyorsa da takıntı yapıp hayatını zindan etmek ve hayatın güzelliklerini yaşayamadan es geçmek sadece giden zamanın düşmanı… O zaman biraz kendi içine dönmeli insan… Neden olamıyor belki de kendi içinde gizlidir.

Ne zaman ki kendinizle uğraşmaya, kendinizi geliştirmeye ve kendiniz için yatırım yapmaya başlıyor, hedefler koyuyor ve bu hedeflerin coşkusu ve her güne katacağınız birçok şey olduğu heyecanı ile her sabah uyanmaya başlıyorsunuz, işte o zaman hayata yüklediğiniz anlamlar da değişebiliyor.

Dans etmeye başlamak, yazı yazmak, resim yapmak, fotoğraf çekmek gibi değişik hobiler kazanmak (spor, sanat aklınıza ne gelirse…), tiyatroya gitmek, kafanızda ürettiğiniz fikirleri projeye sonra da gerçeğe dönüştürebilmek… Aile ile daha çok vakit geçirmek, arkadaşlara daha çok vakit ayırmak, daha sosyal olabilmek…

İnsan kendiyle uğraşmaya, kendini daha çok geliştirmek için merak duymaya, bir fikrini projeye sonrada gerçeğe dönüştürebilmeye bir alışıp bağlandı mı başkalarında aramamaya başlıyor mutluluğu… Ya da hayatın anlamına birilerinin varlığına bağlayarak yaşamamaya…

İnsan kendini besledikçe kafasında büyütüp takıntı yaptığı diğer konuların gücünü hafifletebiliyor. Gerisi de zamana ve akışa bırakmak…

Her sevgi değer vermeyi bilmez. Elbette biz insanların çoğunluğu sevdiğimiz kadar sevilmek ya da verdiğimiz değer kadar değer görmek isteriz. Ama bu çok da mümkün değil… Çünkü her insanın yaradılışı farklı… Bunu kabullenmediği sürece insan ne aşk, ne iş, ne de sosyal hayatta rahat edemiyor: hep kendisi gibi birilerini bekliyor etrafında…

Bulamayınca da umutsuzluğa düşüyor. Kendimizi değersiz hissetmeye başladığımız anların çoğu: yaşanan ilişkilerin sonucunda ortaya çıkıyor. Bu bir duygu ama bu geçici duygu dalgalanması insanı değersiz olduğunun gerçeği değil, sadece ilgisizlik gördüğü, sevdiği kadar sevilmediği ya da ilgi gösterdiği kadar ya da hiç ilgi görmediği bir ilişkiden çıkmışlığın verdiği geçici bir duygusal yük üstüne yüklediği…

Halbuki; her insan kendince değerlidir eğer bir an bile kendini değersiz hissetmiş ise bu karşınındakine ona değersiz hissettirme fırsatını verdiği için de olmuş olamaz mı?

İnsan kendini sevdiğinde ve kendiyle barışık olduğunda, kendini başka yönlere odakladığında eğer kısmetinde varsa aşk da sevgi de gelip onu buluyor. Ne zaman takıntı yapıyor, üstüne gidiyor genelde sonuçlar başarısız…

Mutluluk ya da hayatın anlamı tek bir insana yüklediğimiz anlamda değil; öncelikle kendi var oluşumuza yüklediğimiz anlamda… Kendisini seven insan bir başkasına da gerçek anlamda bu sevgiyi verebilir. Kendisiyle mutlu olmayı başarabilen insan bu mutluluğu başkalarına verebilir.

Birilerine bir sorunun mu var ya da neden mutsuzsun diye sorsanız: hep onun yüzünden cevabı çoğunluktadır. İnsanlar hep başka birilerine yükledikleri anlam yüzünden acı çekiyorlar kimi zaman…

Hayat sürprizlerle dolu ve hiçbirimiz yarın ne olacağına çok net bilemiyoruz. Kendi ile beslenmeyi başarınca ve eğer de kısmetin de varsa aşk ya da aranılan insan gerçekten bir gün, bir şekilde gelip insanı buluyor.



Elden akıp giden zaman ise; asla bir daha geri gelmiyor…

Aynı tarzdaki beraberlik modelini, farklı insanlarla yaşamak ve sonucun çoğunlukla başarısız olması:

Belki de en büyük sorun bir ilişkiden ne beklediğimizi tam olarak düşünmeden bir ilişkiye başlamamız kimi zaman… Başlangıçta pembe gözlüklerle baktığımız insanlar neden bir süre geçtikten sonra farklı gelmeye başlar.

Aslında o insan başta da, sonda da aynı insandır. Tek fark bizim ilk başta duyduğumuz heyecan ya da o kişiyi eşsizleştirdiğimiz inancı ile net olarak göremeyişimiz ya da görmek istemediğimizdir gerçek olan… Çokça duyulur şu sözler: ama başta böyle değildi, çok değişti. Belki de değişmemiştir; bizim bakış açımızdaki fluluk aydınlanmıştır ilk sarhoşluğumuz geçince…

Aşırı beklentilerle başlanan birlikteliklerin genelde sonu hüsranla bitiyor. Neden derseniz; birincisi ne istediğimizi belki bilmiyoruz, ikincisi bazen öyle bir duygusal açlıkla başlıyoruz ki bir ilişkiye; vermemiz gerekenden aşırısını veriyoruz karşı tarafa-dengeyi kurmanın gizemini unutuyoruz, daha ilk günden ilgimizle boğuyoruz.

Üçüncüsü; her insanın farklı yaradılış ve yapıda olduğunu anımsamıyor, herkesin bizim gibi olamayacağı detayını kaçırıyor sonra da hayal kırıklığına uğruyoruz.

Bir ilişkinin sağlam ilerlemesindeki en büyük sorun; karşı tarafın karakter yapısını değiştirme çabasının rafa kaldırılamaması… Elbette ki farklı bakış açıları paylaşılarak ortak bir noktayı seçmek mümkün… Ama karakter yapısı; burada biraz sınırları zorlamamak lazım gibi geliyor bana…

Diğer bir sorun da; beklentiler üzerine kurulabilen birliktelikler ya da farklı beklentiler üzerine kurulmaya ve sürdürülmeye uğraşılan ilişkiler… Bir taraf evlilik düşünüyor, diğer taraf düşünmüyorsa; ve sizin hedefiniz evlilik ise? Zamanla ilişki ilerledikçe bu beklentiniz iyice açığa çıkmaya başladığında karşı tarafa farkında ya da farkında olmadan yapılan baskılarla sonunda biten ilişkiler gibi…

Kimse fazla sorgulanmak, hayatına olması gereğinden fazla müdahale edilmek ya da sürekli yargılanmak istemiyor. Bir ilişki ya da evlilikte her şeyi beraber yapmalıyız düşüncesi o ilişkiyi zamanla yorar ve kimi zaman da özlemleri yok eder.

Eğer mutlu ve devamlı bir ilişki isteniyorsa önce insanın kendisini tam olarak çözmüş olması çok önemli: ben ne istiyorum, bir ilişkiye ne katabilirim, karşı tarafın duygusal gereksinimlerini nasıl karşılayabilirim, uyumlu bir beraberlik kurabileceğim yapıda bir insan mı, ben ona uyum sağlayabilecek miyim?

Bir insanla doğru iletişim kurabilmek için unutulmaması gereken en önemli kriter empati kurmak.

Aradığımız gibi bir partneri kendimize çekebilmenin en güzel yöntemi: aradığımız partner niteliklerini kendimizde de taşıyor muyuz sorusuna verebildiğimiz cevap…

İlk tanışma sonrası bir ilişkiye başlamaya karar verirken belki de dikkatimizi çeken şey; karşı tarafın kendimize benzer yanlarını fark etmiş olmamız. Çünkü onlarla daha kolay ve rahat bağlantı kurabiliyoruz, yanlarında kendimiz gibi olabiliyor ve rahat hissediyoruz. Zaten yanında “ben” olamadığımız insanları baştan eliyoruz kimi zaman…

Peki, güzel başlayan bir şeyleri nasıl ilerletiyoruz? Başladığı gibi sürebiliyor mu? Yoksa verilen emek ve zamandan sonra elimize kalan düş kırıklıkları mı? Bunda karşı tarafa yüklediğimiz pay yanında, bizim payımız acaba nedir?



Dilimizden düşmeyen üç kelime: doğru insan kalmamış… Doğru insanlar inanın hala var; sadece doğru yaşanamayan ilişki yapıları en büyük engel… Umutsuzluğa kapılıyoruz kimi zaman; ne zaman o doğru insan çıkacak ki bekleyişlerimiz?

İlişkilerimizdeki en büyük sorunumuz doğru insanı arayışların yanında bu bekli de; çözüm bekleyen: ilişkilerin iç dinamiğinin yapısına katılanlar… İlişkilerimizin yapısında yürümeyen şeylerin farkındalığına varmak ve yürümeye engeller neler ise biraz kendi içimizde değiştirilebilme çabası olabilir mi?

Doğru insan kriterimiz karşımıza çıktığında, doğru ilişki dinamiği karşılıklı yakalanabildiğinde yürüyebilen sağlıklı ilişkilerin sürdürülebilirliğin sırrı belki de buradadır.

alıntıdır

Karşı tarafı hayatının merkezi yapmak ilişkileri yıpratıyor ve bitirebiliyor


Karşı tarafı hayatının merkezi yapmak. Birçok ilişkinin kısa sürmesindeki ya da tek tarafın çabası ile ilerlemesindeki en büyük sebep; bu hataya düşmek…



Birlikte olduğu insanı hayatının merkezi yapmak birçok kişinin yaşadığı bir durum. Sevgili ya da eş rolü; hayatımızda var olan rollerden sadece biri… Ebeveyn rolü, evlat rolü, çalışan rolü, arkadaş rolü ve diğer roller… Sahip olunan rollerin enerjisel ve zamansal paylaştırılmasında yaşanabilen dengesizlik yaşanan ilişkinin kalitesine ve dengesine de yansıyabiliyor.

Bir partner olmak; hayattaki tek rol değil… Bir ilişkiyi insanın her şeyi yapması hem kendisini hem de karşısındaki kişiyi zamanla boğabiliyor. Sorgulamalar, yargılamalar ve sonucunda da yıpranmalar başlayabiliyor. Hem kişilerde hem de yaşanan ilişkinin kalitesinde ve sürdürülebilirliğinde…

Her insanın kendi kişisel alanı ve kişisel bir hayatı var. Birini sevmek; onu hayatının merkezi haline getirme algısını yaratmamalı. Bir kişiye ya da bir olaya olması gerektiğinden çok fazla enerji yüklemek ve tüm enerjisini bir ilişkiye adamak o ilişkiyi ve kişiyi kendinden uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz.

Kendi içinde tam ve bütün olmayı başarabilen kişi zaten enerjisinin büyük kısmını kendi için öncelikle harcamayı bilir. Kendi içinde mutlu olabilmeyi başardığında zaten başka şeylerden ya da kişilerden aradığı mutluluğu beklemeyecektir. İlişkisini kaliteli yaşayabilen insanlar; önce kendisi ile meşgul olmayı, hayatındaki tüm rolleri dengede tutmayı ve kendi hayatında tek başına da olsa düzeni oturtmuş insanlar.
“Karşı tarafı hayatının merkezi yapmak” nelere sebep olur?

Karşı tarafın her dakika diğer tarafı düşünmesi ya da her anını onunla paylaşması beklentisi ilişkiyi yıpratabilen en önemli sorunlardan birisi… Kendi yaşantısının her alanını karşı tarafın doldurması beklentisi zamanla hem bu beklentide olanı hem de karşısındakini yormaya başlar. Bu beklentinin altında yatan kök sebep aslında kişinin bilinçaltına kodlanmış kaybetme, aldatılma, sevilmeme, değersizlik ve yalnız kalma korkusudur.

Eğer sürekli başlamadan biten ya da başlasa da fazla sürmeyen ilişkileri çok fazla yaşıyorsanız kendi içinize dönüp bu korkular var mı bir düşünün. Sürekli düzeltmeniz gereken ya da sizdeki eksik yönleri yansıtan tipte insanları hayatınıza çekiyorsanız belki de önce kendinizle yüzleşmeniz ve kendinize odaklanmanız gerekiyor.

Unutmayın, hayatınıza çektiğimiz her insanın bir anlamı var aslında; sizi size aynalamak. Neden hep benim başıma geliyor, neden hep yanlış insanları buluyorum diyerek kendinizi hırpalamak yerine, biraz içinize dönüp sorunun kaynağına yönelin. Davranışlarınız ve enerjiniz değiştiğinde size gelenlerin de değiştiğine şahit olacaksınız. Bunun için önce farkına varmanız, sonra kabullenmeniz ve devamında ne gerekiyorsa değiştirmek için önce kendinizle biraz uğraşmanız gerekiyor.

Her insanın kendini mutlu hissettiği ya da ihtiyaç duyduğu yalnız kalma ya da kendi hobileri, kendi ailesi, arkadaşları ya da işi ile ilgili ayırması gereken zamanları olabilir. Bu karşı tarafı sevmediği ya da önemsemediği anlamına gelmemeli. Ya da diğer tarafın buna bir anlam yükleyerek diğer tarafı boğması, ben merkezci beklentilerini karşı tarafa gereğinden fazla yansıtması gibi…

Karşı tarafın hayatındaki en önemli kişi olma beklentisi ilişkinin temel amacı haline dönüştüğünde dengeler ciddi anlamda sarsılabilir. Buna karşılık insanın hem kendisinin hem de karşısındaki kişinin hayat amacında farklı rolleri de olduğunu kabullenebilmesi ilişkiyi olumlu anlamda besleyebilir. Tabi ki bu durumda da, diğer rollerdeki denge kurulurken partner olma rolünün de dengede tutulabilmesi önemli…

Tek bir role -bu hangisi olursa olsun- endekslenmek diğer rollerin de paylaşım dengesini bozabilir.Bir ilişki yaşarken ya da evlenildiğinde; her şeyi birlikte yapma beklentisi iki tarafı da zamanla birbirinden aksine uzaklaştırabiliyor. Karşı tarafı hayatının merkezine oturtma ihtiyacı; bir tarafın ilgisi ile kişinin değerinin beslenmesi ihtiyacından kaynaklanıyor olabilir. Ya da kendisini daha güvende ve değerli hissetme ihtiyacı…

Erkekler baskılanmaktan, sorgulanmaktan, her yaptığını rapor etmekten, suçlanmaktan ve fazla konuşulmasından hiç de haz almazlar. Karşı tarafı hayatının merkezi yapmak zamanla baskıları, sorgulamaları ve suçlamaları arttırır. Bir kadın bu istenilmeyen davranışların dozunu arttırdığında, bu durum da erkeği boğar ve uzaklaştırır. Bırakın bir ilişki içinde kalmayı, bir ilişkiye başlamadan kaçmasına sebep olur.



Daha ilk görüşmelerde bile bunu yapıyorsanız, karşı tarafı bir anda odağınız haline getiriyorsanız baştan hatayı yaptınız demektir. Kadınlar da aynı durumların kendisine yapılmasından hoşlanmaz fakat gerçekçi bakıldığında kadınlar, erkeklere bu davranışları maalesef daha çok sergiliyor.
Bir ilişki neden bağımlılık haline gelir?

Her ne olursa olsun; her insanın farklı yönlerinin ya da kendisine ait bir kişisel alanlarının olduğunun kabullenilerek ilişkilerin yaşanması, ilişkilerin bağımlılığa dönüşmesini de engelleyebilir.

Beklenti üzerine kurulan ilişkilerin daha kısa ömürlü olması ihtimali hep vardır. Aşırı beklentiler beslenmedikçe, bu beklentilerini karşılatabilmek için kişi karşı tarafın üstüne daha çok düşmeye başlayabiliyor.

Bu beklentiler neler olabilir?

Karşıdaki kişinin diğer tarafın sevdiği derece kadar sevmesi beklentisi…

Kendi eksik taraflarını bir başkasının tamamlayabileceği beklentisi…

Karşılık umarak karşı tarafa bir şeyler yapma ve aynı şeylerin kendisine de aynı derecede yaşatılması beklentisi…

Bir tarafın ilgisi diğerinden daha az olduğunda karşı tarafa verilen ilginin derecesi ile aynı ilgiyi bekleme beklentisi…

Her şeyi birlikte yapma beklentisi…

Sürekli ilgi görme beklentisi…

Değerli hissettirilme beklentisi…

Kendini ifade etmeden anlaşılma beklentisi…

Karşı tarafı değiştirme beklentisi…

Bu beklentiler; ilişkilere ben merkezci yaklaşımlar ile ya da karşı tarafı hayatının odak noktası yapması ile de artabilen beklentilerdir.

Tabi ki her insanın beklentileri ya da doyurulması gereken ihtiyaçları olabilir. Bağımlılığa dönüşüm çok daha farklı bir durum…

Bu ihtiyaçlar ve beklentiler çok fazla ise; beslenmedikçe ya da beklenenin altında doyuruldukça, daha çok ihtiyaç içinde olan kişi ilişkiyi ve karşısındaki insanı takıntı yapmaya başlayabiliyor. Bu durum bu alışkanlığı geliştiren kadar, etkilerinin yaşatıldığı kişiyi de yıpratıyor. Zamanla boğulan partner her ne kadar içinde bazı duygular hala kalsa da kaçmayı ve daha huzurlu, kendisine odaklı bir hayat yaşamayı tercih ediyor.
“Karşı tarafı hayatının merkezi yapmak” nasıl yok edilir?

Değiştikçe özgürleşirsiniz. Kendi hayatınızın ne kadar değerli olduğunu anlarsınız. Kendi içinize yöneldiğinizde ve yürümediğini düşündüğünüz her şeyi değiştirmek için emek harcadığınızda kendinize güzel olayları ve doğru insanları çekmeye başladığınızı görürsünüz. Önce kendinizi özgürleştirin; size çelme takan, ilerlemenize engel olan, ilişkilerinizi yıpratan, sizi mutsuz eden her şeyden özgürleşin.



Aslında kimi zaman karşı tarafı hayatın merkezi yapmak hatasına düşmenin en büyük sebebi kendinden ve kendi hayatından fazla uzaklaşmış olmak. Önce kendi hayatınızı düzene sokarsanız, hedefleriniz olursa o zaman kendi hayatınıza daha fazla odaklanır, kendinizi daha çok seversiniz. Kendi içinde mutlu olamayan bir insan, başkasını nasıl mutlu edebilir, onun sundukları ile nasıl yetinebilir? Doğru insanı kendine çekmek için önce kendi doğru insan olmak; bu çok önemli.

Kendi kişiliğinin ve kişisel hayatındaki rol dengelerinin kaybedilmediği, karşı tarafın da aynı şekilde partner olmak kadar diğer rollerinin olduğunun da kabullenilebilmesi, en önemlisi de onun da kişisel alanlarının olduğunun farkındalığı ile ilişkinin yaşanabilmesi ilişkilerin kalitesini ve uzun ömürlü olabilme ihtimalini arttırabiliyor.

Yaşanan tecrübeler sonrasında kişi eğer yaşadığı bazı tecrübelerde kendi bakış açılarının ya da davranışlarının negatif etkiler doğurduğunu fark ediyorsa ve bu anlamda kendisinde bazı değişimler yapması gereğini hissediyorsa uyguladığı stratejilerdeki davranış ve düşünce modellerini esnetebilmesi ve değiştirebilmesi mümkün.

Çoğunlukla insan yaşadığı alan ya da alıştığı davranış modellerinden çıkmanın hayat konforunu bozacağını düşünebilir. Bu durum değişim konusunda aslında kişinin kendine koyduğu bir engeldir. Herkes hata yapabilir, herkes yanlış davranış modellerinde bulunabilir ama bu demek değildir ki bütün hayatı boyunca böyle kalmalı, ya da kalabilir. Halbuki mevcut durumu belki de çok da istediği gibi değildir; ya da çevresindeki insanlar belki de onun bu durumundan hoşnut değildir.

Kişi, yanlış izlediği stratejilerle hem kendine hem de etrafına zarar verdiğinin farkındalığına vardığında ve bu durumdan memnuniyetsizlik yaşıyor ve yaşatıyorsa: kendisi bu akışa dur diyebilir. Mevcut davranış modelleri ya da bakış açıları pozitif sonuçlar vermiyor ise değişim gereği ortaya çıkabilir.

Her koşulda burada tamamen kişinin kendi iç dünyasına inerek, objektif olarak kendisini analiz etmesi, kişinin öncelikle kendiyle bağlantı kurabilmesi ve davranış seçimlerinin sonuçlardan ne kadar memnuniyet ya da memnuniyetsizlik duyduğu değişim ihtiyacını getirebilir.

Değişim; ancak insanın kendi olumsuz davranışlarından kurtulabilme isteği ve çabası, en önemlisi de bu değişim ihtiyacını kendisinin hissetmesi ve istekli olması ile mümkün.Seçimler ve fırsatlar hayatın ne yönde gideceğini etkiliyor. Kişinin verdiği kararlar hayatının akışını belirleyebiliyor. Kişi isterse kendi hayatını yönetebilir.

Buradaki en önemli kriter her şeyin dozunun iyi ayarlanabilmesi ve insanın öncelikle olarak kendi hayatına odaklanması…

Güne dinç başlamanın 7 yolu





Sabahları uyanmak size işkence gibi geliyor ve yatağınızdan ayrılmak istemiyorsanız güne dinç başlamanın 7 yolu sizin için en doğru tercih olacaktır. Bunları uyguladığınız takdirde çalar saatinizi erteleme alışkanlığı bırakacak ve olası sorunlardan kurtulacaksınız.
Her gün aynı saatte uyanmaya gayret edin: Özellikle hafta sonları fazladan uyumak uyku düzeninizin bozulmasına ve daha geç uyanmanıza neden olacaktır. Daha rahat ve dinç uyanabilmeniz için vücudunuzun belli bir saatte uyanmaya alışması gerekli. Böylece bir süre sonra çalar saat olmadan da vücudunuz aynı saatte uyanmaya meyilli hale gelecektir.
Alarmı erteleme huyunuzdan vazgeçin: Sabah alarmı erteleme ya da 5’er dakika aralıklarla alarm kurmanız uyanmanıza engel olacaktır. Bu yüzden alarmınız çaldığında ne kadar zorlanırsanız zorlanın ayağa kalkmaya çalışın.
Güneşle haşır neşir olun: Karanlık odada uyumak ne kadar kolaysa uyanmak da o kadar zordur. Bu nedenle aydınlık bir odada güne başlayarak sabah güneşinin uyandırıcı etkisinden faydalanın. Güneş ışınları melatonin salgılanmasına yardımcı olacağından sizi gün boyu zinde tutacaktır. Bunun için perdelerinizi aralayarak uyumayı tercih edebilirsiniz
Uyanır uyanmaz bir bardak su için: Sabah kalktığınızda ilk işiniz su içmek olsun. Su içmek vücudunuzun uyku sırasında kaybettiği suyun tekrar kazanılmasını sağlar. Bu sayede bedeninizin susuzluk sebebi ile kaybettiği enerjiyi geri kazanabilirsiniz. Ayrıca su, metabolizmanızın hızlanmasına da yardımcı olur.


Kahvaltıda proteine önem verin: Kahvaltıda karbonhidrata ağırlık vermeniz vücudunuzun daha tembel hissetmesine neden olacaktır. Bu sebeple ağır karbonhidratlar yerine protein bakımından zengin olan yoğurt, peynir, süt ve yumurta gibi besinleri barındıran bir kahvaltı yapın.




Alarmınız için doğru müzik seçin: Sabahları alarmınızın sizi rahatsız edici şekilde çalması sizi alarmınızı durdurmaya veya ertelemeye itecektir. Bu sebeple alarm olarak sevdiğiniz, sizi neşelendirecek bir müziği tercih edebilirsiniz. Güne enerjik başlamak için enerji dolu bir şarkıyı alarm sesi yapmanızda fayda var.
Sabahları hareket edin: Sabahları güne hareketsiz ve ağır şekilde başlamanız uyanmanızı geciktirecektir. Güne daha enerjik ve rahat başlayabilmek için biraz hareket gerek. Bunu sabah yatağınızdan kalkıp pencerenizi açarak ya da balkona çıkıp günü selamlayarak yapabilirsiniz.

alıntıdır

Enerjiniz nasıl? Yaydığınız enerji size neleri çeker?

“İçsel yolculuk, korkularımızı nasıl anlarız, varsa nasıl sevgiye dönüştüreceğiz? Hangi korku neyle ilgili, nelere sebep oluyor? Negatif inançlar nasıl yok edilebilir? Yazı dizimizin ikinci bölümünde nasıl bir enerji yayıyoruz, yaydığımız enerji bize neleri çekiyor konusunda değineceğiz.”



Aslında her şeyin bir çözümü var önemli olan soruna değil, çözüme odaklanmak ve tabi ki öncelikle farkında olmak.

Farkında olmanın ilk adımı; benim hayatıma çektiğim insanlarda hep bana sıkıntı veren durumlar varsa, ben bu insanları kendime neden çekiyorum? İşte önce bu soruyu kendine sormakla başlamak gerek.

Bir gerçeği çok iyi anlamak da ikinci adım; ben bu insanları bana aynalık yapmaları için mi devamlı kendime çekiyorum? O insanlar acaba bendeki bazı eksiklikleri ya da içimde çözülmeyi bekleyen tamamlanmamış duygularımı mı, korkularımı bana göstermek için mi sürekli hayatıma geliyorlar? Bana anlatmak, göstermek istedikleri bir şey mi var? Sorunun cevabı, kesinlikle evet…

En çok karşılaştığımız yakınma. Adam gibi adam, kadın gibi kadın kalmamış. Peki, güzel, şimdi önce bir tarafsız bakalım olaya. Acaba biz adam gibi adam, kadın gibi kadın mıyız? Hiç kimse kendinde bazı eksiklerin ya da davranışlarındaki hataların yükünü kendine mal etmez. Çoğunlukla inanmak istediğimiz bir gerçek vardır; hep karşımıza gelenlerde bir hata aramak. Örneğin, hep bize yalan söyleyen tipteki insanlar geliyorsa, şöyle bir gerçekçi düşünelim; acaba biz çok mu yalan söylüyoruz?

Veya bize hep ilgi göstermeyen, değersiz hissettiren insanlar geliyorsa; acaba bizim bilinçaltımıza çocukluktan bu yana kodlanmış değersizlik korkumuz mu devreye giriyor. Başlangıçta bize ilgi gösteren hatta bunun aşırısını yapan insanlara biz normal davranırken her şey yolunda. Bu noktaya dikkat; biz o insandan etkilenmeye başlayıp, yakınlaştığımızı hissettiğimizde o değersizlik korkumuz tetiklenmeye başlar. Yaydığımız enerji, değersizlik korkumuzun endişelerinin güçlü çekimi bir bakarsınız o insanın bize olan ilgisini her geçen gün düşürüyor. Ve daha da kötüsü, biz o kadar üstüne düşüp, değer arayışına girince bir bakıyorsunuz kaçmaya başlıyor.

Burada neden ben hep değer vermeyen insanları çekiyorum, hep ilgisizler dediğinizde, lütfen bunu bir düşünün. Benim yaydığım hangi enerji, hangi kodladığım düşünceler buna sebep oluyor. Bunun cevabını bulduğunuzda yapacak tek şey var; kendi içinize yönelmek ve bu duyguları, kodları temizlemek. Tabi ki bir anda parmağı şıklattım da, ben çözdüm olayı ile olmuyor. Zamanla, korkuları ve kodları temizledikçe gelen insanlarda değişmeler fark ediyorsunuz. Bu sürecin bitimi sizin kendi içinizde tam ve bütün olmayı, korkuları tamamen temizlemeyi başardığınızda son buluyor. Bir bakıyorsunuz artık istemediğiniz tipte insanlar size gelmemeye başlıyor.

Nasıl bir enerji yayarsanız sizin yaşam çemberinize o enerjiye uygun insanlar çekilir. Bu yaşadığınız her sıkıntıdaki kaynak için geçerli; parasızlık, başarısızlık, yürümeyen ilişkiler hatta başlayamayan, ilişkiler, sosyal hayatınızda rast geldiğiniz ve beş dakika sonra bir daha görmeyeceğiniz insanlar.

Enerjinizi değiştirebileceğiniz yöntemler var. Birkaçından bahsedelim. Biraz rahatlayabilirsiniz bunu duyunca. Şunu unutmadan; bunlar sadece başlangıç adımları…



1. Öncelikle yakınmayı bırakın. Yakındıkça ağzınızdan çıkan sözler, kafanızdan geçirdiğiniz düşünceler o yakındıklarınızı size getiriyor.

2. Hayatınıza çektiğiniz insanların birer ayna olduğunu unutmayın. Hiç merak etmediniz mi bu insanlar neden hayatınızdan geçiyor? Sizin hayatınıza dokunmak ve size değiştirmeniz gereken şeyleri fark ettirmek için. Bu insanlar bana hangi değiştirmem özelliğim ya da davranışım veya bakış açım için bana aynalık yapıyorlar. Size gelen insanların ortak özelliklerine odaklanıp, bunu bulun. Hatta onlara içinizden teşekkür edin, sizde yarattıkları farkındalık için.

3. Affetmediğiniz her olayın enerjisi, o insanlar hayatınızdan gitse de sizin hayatınızda devam eder. İnanın sokakta yürürken canınızı sıkan bir insana kızgınlığınız bile o olumsuz enerjiyi üstünüze yapıştırabilir. Affetmek, yüzüne söyleyerek değil tabi, kim bilir sizi ne yaptı da bu kadar üzdü, ya da kızdırdı. Kendi içinizde onu, onları affedin ve hayatınızdan enerjisini yollayın. Yarım bırakılmış her şey sizin şu anki hayatınızda etkisini sürdürür. “Seni affediyorum, sana teşekkür ediyorum. Bana değiştirmem gereken inanç ve davranışlarım konusunda aynalık ettiğin için sana minnettarım. Sana beni üzme şansı verdiğim için kendimi de affediyorum. Yolumuz açık olsun.”

4. Olumlu düşünmeye ve olumlu sözler ağzınızdan çıkarmaya çalışın. Bu çok önemli… Deneyin göreceksiniz. Ne enerji yayarsanız, karşınıza o gelir. Neyden çok korkarsanız, onu yaşarsınız. Neyi çok takıntı yaparsanız sizden o kadar uzaklaşır. “Bak gene terk edileceğim, bak bu da aldatacak hepsi aynı değil mi, bak gene para geldiği gibi gidecek, bak kesin bu işi başkasına verirler, ben de şans olsa…” Bu tarz kelime ve cümleler yasak.

5. Değiştim diyerek insanlara sözle bunu anlatmaya uğraşmayın. Ancak siz gerçekten değiştirdiğiniz yönlerinizi davranışlarınızla gösterebilirsiniz. Sözler uçar gider, davranışların etkisi kalır. Özellikle bu durum biten ilişkilerde taraflardan birinin diğerini ikna etmek için kullandığı kelimelerdir: “Bak, ben değiştim. Hiçbir şey eskisi gibi olayacak. Bak hatta ağzımla kuş bile tutacağım.” Sözle ikna etmek zordur. Gerçekten bir şeylerin farkına varıp, gerçekten değiştirmeniz gereken davranışları değiştirdiyseniz bunu yaşatarak gösterin.

6. Karşınızdaki insanı bir konuda ya da davranışında fazla suçluyor, yargılıyor ya da her söylediğine bir anlam yüklemeye çalışıyorsanız, bilinçaltında suçlanma korkunuz olabilir. Suçlanma korkusu ile siz karşınızdaki farkında olmadan fazla irdeliyor, bir davranışının ya da sözünü bu yönde çekebiliyor olabilirsiniz. Kısaca karşıdakinde bir eksiklik ararken, gene biraz içe dönmek…

7. Değersizlik korkusunun kökeni çocukluk yaşantısından kaynaklanır. Çevrenizdeki insanların size değer vermediğini düşünüyorsanız, ilişkilerde alma verme dengesini kuramıyorsanız, hak ettiğiniz değeri alabilmek için sürekli kendinizden veriyor ve karşı tarafı memnun ederek değer görmeyi umuyorsanız, karşınızdakinin ilgisi olmadan yaşayamıyor sadece bunla beslenebiliyorsanız, reddedilince ya da yok sayıldığınızda değersiz olduğunuza inanıyorsanız, hayatınız kurban olma bilincinde geçiyorsa değersizlik korkusu taşıyor olma ihtimaliniz yüksektir. Bu korkunun varlığını hissediyorsanız ve yaşadığınız olaylar, kendinize çektiğiniz insanlar değersizlik korkunuzu size aynalıyorsa, önce bu korkuyu kabul edip, sonra korkunuzu sevgiye dönüştürmek için yapabileceğiniz uygulamalara yönelmeniz gerekir.

8. Dur demeyi bilin. Serbest bırakmayı, beklemeyi deneyin. Sakin, dingin ve biraz akışa, ilahi adalete güvenerek. Elinizde sıkmaya çalıştığınız her şey, elinizden çok daha çabuk kaçabilir.