Booking.com

Osho Farkındalık Öyküleri



Unutkan bir profesör bir gün aniden ailesini ihmal ettiğine karar verdi, o yüzden o akşam eve gitti, karısını ve çocuklarını öptü, traş oldu, duş aldı, yemekten önce üstünü değişti ve yemek esnasında eğlenceli birkaç hikaye bile anlattı. Yemekten sonra keyifle masayı topladı, ve bulaşıkları tek başına yıkayıp durulamakta ısrar etti.

Her şeyi yerli yerine koyduktan sonra salona gittiğinde karısını gözyaşları içinde buldu. “Bugün her şey ters gitti,” diye ağlıyordu. “Elektrik süpürgesi bozuldu, oğlan top oynarken cam kırdı, kız düşüp en güzel elbisesini paraladı, şimdi de sen eve öyle sarhoş geldin ki ne yaptığını bilmiyorsun.”

Kimse ne yaptığını bilmiyor. İçmeye gerek yok. Sadece unutkansın. Bilinçsizsin – adeta kendi bilinçsizliğini kendin yaratıyor gibisin. Sanki kanına devamlı alkollü bir şeyler karışıyor gibi. Kendi içinde bazı uyuşturucular üretiyorsun. Ve aynen böyle oluyor. Farkında olmaya çalışmazsan, sarhoşluğundan kurtulmazsan, tam olarak neler olup bittiğini göremeyeceksin.

Normalde her şeyi robot gibi yapıyorsun. Araba kullanıyorsun; farkında olman gerekmiyor. Arabayı bir mekanizma gibi kullanıyorsun. Nasılsa olayı kapmışsın. Şarkı söylüyor, sigara içiyor, bin bir çeşit şey düşünüyorsun, bir yandan da bedenin arabayı kullanıyor. Yemek yiyorsun: aynen robot gibi. Yürüyorsun: aynen robot gibi. Beden işi kapmış; performansını sürdürüyor. Dikkat etmen gerekmiyor.

Ancak bir kaza olduğunda dikkat etmen gerekiyor. Bir şeyler ters gittiğinde o zaman pür dikkat kesiliyorsun. Yoksa istediğin gibi düşünmeye devam ederken istediğin yere gitmekte serbestsin. Yaptığın işe kendini vermen gerekmiyor; orada bulunmana gerek yok.

Örneğin, motordan ses geliyorsa o zaman hemen farkında olursun. Ama eğer araba güzelce gidiyorsa sen de sürmeye devam edersin. Her şey yolunda gidiyorsa yazmaya devam edersin. Beyin bir bilgisayara benzer: bir kez kuruldu mu kendi başına işlem yapar.
Hayatta daha verimli oldukça iyice bilinçsizleşirsin.

Çocuklar daha bilinçlidir. Öyle olmaları gerek, çünkü hiçbir şey bilmiyorlar. Yazı yazmaya ilk başladığın zamanları hatırlıyor musun? Her kelimeyle uğraşıyordun, ve çok dikkatli yazman gerekiyordu. Yazı yazan bir çocuğa bak. Tüm bedeni ve beyni ile kendini işine verir. Bir çift göze dönüşür. Üstelik hiç önemli olmayabilir; yazdığı belki tek bir kelimedir.

***

Sen “sevgi” adına yazıyor olabilirsin; sadece eski bir alışkanlıktır. Ne dediğinin farkında değilsindir. Tam olarak ne demek istiyorsun? Çünkü “aşk” kelimesini telaffuz etmek müthiş önem ve kutsal değer taşır. Peki sen nasıl kullanıyor veya yazıyorsun…acaba?

“Arabamı seviyorum. Evimi seviyorum,” diyen insanlar tanıyorum. Veya, “Dondurmayı çok seviyorum.” Bu insanlar kutsal bir kelimeyi kirletiyorlar. Bir kadına “seni seviyorum” dediklerinde bu fazla bir anlam taşımıyor. Aynı şeyi dondurma için de söylüyorlar. Kalplerini, farkındalıklarını, varlıklarını işin içine katmıyorlar.

Çocuklar daha fazla farkındalar. Bir çocuğu izle – enerji dolu, taptaze, açık, uyanık. Ama biz ona başka bir şey öğretiyoruz. Toplum farkındalığı istemiyor. Farkındalık bu sözde toplum için sakıncalı, çünkü toplum hasta ve bu toplum bilinçsizlikten çıkar sağlıyor.

İnsanlar farkında olurlarsa o zaman sigara endüstrisi ne olacak? Alkol üreticileri ne olacak? İnsanların cinselliğini ve cinsel arzularını sömüren sektörlere ne olacak? Peki ya politikacılar? Din adamlarına ne olacak? Hepsi varlıklarını senin bilinçsizliğine borçlular. Bilinçsiz olduğun için seni sömürebiliyorlar.

Eğer bir toplum daha uyanık olursa o toplum isyan eder; devrim geçirir. Devrim yapacağından değil, çünkü devrim yapma fikri saçmadır. Devrim, yapıp da bitirilecek bir şey değildir. Devrim bir yaşam tarzıdır; bir süreçtir. Devrim yapıp sonra da konuyu kapatamazsın. O kadar farkında yaşarsın ki devamlı isyan içinde olursun. Farkındalık bu topluma yaramaz. Bu toplumun düzeni farkında olmamak üzerine kurulu.

Şöyle bir hikaye duydum:

Ufak bir mikrop hücresi, kanserli bir hücre, içinde dolaştıkları bedenin kanında bir başka kanserli hücre ile karşılaşır. Birincisi diğerine, “İyi görünmüyorsun. Hasta filan mısın?” diye sorar.

O da, “Penisiline yakalandım galiba,” der. Penisiline yakalanılmaz. Grip olursun, başka hastalıklara yakalanırsın. Ama mikrop hücrelerini düşün – onlar penisiline yakalanırlar.

Bu toplum hastalıklı. Farkındalık onu öldürür. Bu toplum insanların çoğu uyanık ve farkında olduğu takdirde ayakta kalamaz. Tehlike yaratırlar. Toplum hemen çocukları yakalar ve zihinlerini kapatır, farkındalıklarını engeller, uyuşturur – bu uyuşturucuya bu toplum okul, eğitim adını veriyor.

***

Bir hikaye okudum:

“Jones büyük, pahalı arabasını şehir dışında bir yolda durdurdu ve şaşkınlıkla etrafına bakındı. Yakınındaki bir çite dayanmış olan çiftçi yamağına seslendi, ‘Hey, sen! New York’a ne kadar yolum kaldı?’
Çiftçi yamağı biraz düşündükten sonra, ‘Bilmem,’ dedi.
‘Peki o zaman, oraya en çabuk hangi yoldan varırım?’
Yamak yine düşündü ve ‘Bilmem,’ dedi.
‘Peki baksana, bir harita bulabileceğim en yakın benzin istasyonu nerede?’
Yamak biraz daha düşündü, sonra gene, ‘Bilmem,’ dedi.
Arabadaki adam onu küçümseyerek, ‘Sen de pek bir şey bilmiyorsun yani?’ dedi.
Çiftçi yamağı,’Ben kaybolmadım ki,’dedi.”

Çocuklar kaybolmamışlardır, ama biz onlara ders veririz. Ve bütün öğrettiklerimiz hayatın önünde birer engel yaratır, çünkü hayat her yönden açık, geniş zihinler ister. Ancak bu dersler dar kafalı olmayı gerektirir – konsantrasyon, dikkat, farkındalık değil.

Farkındalık aynı anda her yöne doğru akan bir zihindir. Beni dinliyorsun. Aynı zamanda sokaktan geçen kamyonun sesini dinliyorsun. Kuşları dinliyorsun. Hiçbir şey dışlanmıyor ve hiçbir şey dikkatini dağıtmıyor. Her şey birlikte varoluyor. Ben konuşmaya devam ediyorum; kuşlar rahatsız olmuyor. Kuşlar ötmeye devam ediyor; ben bundan niçin rahatsız olayım?

Ve eğer dinleyebilir, farkında olabilirsen, ikisi de aynı uyumun parçası haline gelirler.

Ama öğretim sistemi tümüyle konsantrasyona dayanır. Konsantrasyon çocuğu zehirlemekle eşdeğerdedir. Konsantrasyon onun benliğini daraltmaktır. Sadece ufak bir delik açılacak, ve diğer tüm kapılar kapanacaktır. Ufacık bir delik, sen buna konsantrasyon diyorsun, açık
kalacak, ve bu uçsuz bucaksız gökyüzü kapanacak…tüm kapı ve pencereler kapanacak.
Anahtar deliğinin dibine oturup oradan bak – konsantrasyon budur işte.

***

Ne oluyor? Üniversiteden çıktığı zaman neredeyse felç halinde oluyor. Yirmi yıl boyunca devamlı konsantre olmaya zorlanmak… Ve toplum bu konsantrasyonu pek önemsiyor. Sonra bir de sınavlar var. Başarısız olursa lanetleniyor. Başarılı olursa takdir ediliyor. Şimdi de ego oyununu oynuyoruz. Ona egoist olmayı öğretiyoruz. Onu çirkin bir yarışa sokuyoruz – başkalarına düşman olmayı öğretiyoruz. Ve ona bu toplumdaki tek değerin farkındalık değil de verimlilik olduğunu öğretiyoruz.

Şimdi anlaşılması gereken noktaya geliyoruz. Eğer daha verimli olmak istiyorsan daha az farkındalık iyidir, çünkü bir mekanizma insandan daha verimlidir. Mekanizma tekrar eder. Asla hata yapmaz, asla bozulmaz. O yüzden beyin bir makineye dönüşmelidir; düğmeye basınca cevabı alırsın. Düğmeye basınca verimlilik fışkırır.

Toplumun tüm çabası seni verimli mekanizmalara dönüştürmektir. Seni sakatlamak, yoketmek, felce uğratmak için büyük paralar harcanmaktadır. Sonra bir gün aniden her şeyi ıskaladığını fark edersin. Henüz hayatın tadına bile bakmamışsındır.

Yaşadın ama yaşadığını bir türlü söyleyemiyorsun. Sevdin ama yine de aşkı yaşadığını söyleyemiyorsun, canlısın ama canlı olmanın tadının, kokusunun neye benzediğini bir türlü dile getiremiyorsun.

Şimdiye dek adına eğitim denen şey insanlığın başına gelmiş en büyük felakettir. Ve tüm bu eğitim sisteminden vazgeçilip verimliliğe dayanmayan yepyeni bir eğitim sistemi kurulduğunda… Çünkü insanlar biraz verimsiz olsalar ne fark eder? Biraz daha canlı, ama daha az verimli olsalar ne olur? Hiçbir şey değişmez.

Eğitimi farkındalık üzerine kurarsak o zaman insanlar öldürmekte, savaşta bu kadar verimli olmazlar; memur, politikacı olarak bu kadar verimli olmazlar – ama bu iyi olur. Çünkü eğer insanlar öldürmekte beceriksiz olurlarsa, bu harika! – daha az insan ölür.

***

Sorun daha az verimlilik değil. Daha fazla farkındalık gerekiyor. Ve ben daha az verimli derken illa ki böyle olacak demiyorum. Herhangi bir şeyi denediğinde…örneğin, yürümeyi. Eğer tetikte ve farkında olursan önceki kadar hızlı yürüyemediğini hissedersin. Eğer araba kullanırken farkında olursan arabayı eskisi kadar becerikli süremediğini görürsün. Ama bu sadece başlangıçta böyledir. Birkaç gün sonra göreceksin – verimlilik geri gelir, üstelik farkındalığı harcamadan. Verimlilik ile farkındalık beraber olunca bu mükemmeldir, bunu kucaklamalısın. Yoksa hayatını neredeyse ölü gibi yaşarsın.

Bir zamanlar şöyle bir şey olmuş:

Bir adam kendini köpek sandığından aylardır psikiyatra gidiyordu. Bir gün bir dostu tedavisinin nasıl gittiğini sordu.

“Valla,” dedi hasta, “Tam olarak iyileştiğimi söyleyemem. Ama biraz yol aldım. Psikiyatrım sayesinde artık arabaların peşinden koşmuyorum.”

Eğer bilinçsiz ve robot gibi yaşamaya devam edersen en fazla bu kadar değişebilirsin. Köpek olarak kalırsın; olsa olsa arabaları kovalamaktan vazgeçersin.

Toplumun tüm mekanizması senin hep bilinçsiz kalmana uğraşır durur. Eğer bilinçsizliğin toplumun işlevini bozarsa o zaman toplum endişe duvar. O zaman sana yardımcı olmaya çalışır. Arabaları kovalamıyorsan – bu trafiği altüst edecektir – arabaların peşinden koşmuyorsan ama rüyanda kendini köpek olarak görmeye devam ediyorsan bunun bir sakıncası yoktur; toplum endişelenmez.

Toplum seninle ve beyninle ilgilenmez. Ancak toplum için bir sorun yaratırsan o zaman endişelenir. Yoksa kendini köpek sanman kabul edilebilir, gayet masum bir şeydir. Bu bir günah değildir – arabaların peşinden koşma yeter ki. Fantezilerini hayata geçirirsen suç işlemiş olursun. Ama onlar fantezi olarak kalırsa sorun yoktur; toplum endişelenmez.

Günah ve suç arasındaki fark budur. Kendini köpek sanıyorsan ama köpek değilsen bu günahtır. Günahtır çünkü insan olmayı kaçırıyorsun. Arabaları kovalarsan suça girer, çünkü trafiği altüst ediyorsun ve trafik polisi kızıyor. O zaman tedavi edilmen gerekir.

İnsanlar neredeyse delirmiş, ama toplum onlar için endişelenmiyor… deli birisi sorun çıkarmadığı sürece. Seninle tımarhanelerdeki deliler arasında nitelik farkı yok; sadece nicelik yani derece farkı var. Onlar yüz bir derece, sen de doksan dokuz derecesin. Onlar orada, sen de buradasın, ama fark büyük değil – bir iki adım daha ve sen de delirebilirsin. Ama toplum sana tolerans gösteriyor. Eğer özel hayatla sınırlıysa deliliğin kabul görüyor. İnsan içinde sergilersen o zaman sorun çıkar.

Bilinçli olmadığın takdirde deli olarak kalırsın. Deli olduğunu düşünmeyebilirsin, kimse sana delirdiğini söylemeyecektir, ama delisindir işte. Sadece bir buda deli değildir. Sadece aydınlanmış bilinçler deli değildir. Buna ulaşılmadığı sürece her şey yitiriliyor – ve fırsat her an daha uzağa kaçıyor.

İnsanlar pek çok kez kendilerini değiştirmeye karar veriyorlar, ama bu karar da bilinçsizliklerinin bir parçası; pek işe yaramıyor. Bir ustanın, bir ustaya güvenmenin önemi de burada işte. Sen derin bir uykudasın; kendini uyandıramıyorsun. En fazla rüyanda uyanık olduğunu görebilirsin. Güvenilir bir çalar saate ihtiyacın var. Ama çalar saat çalar saattir sonuçta. Uykunu böler, ama sen kurnazlık edebilirsin. Bir tapınakta oturduğunu ve çanların çaldığını görebilirsin rüyanda. O zaman çalar saat işe yaramaz; yardımcı olamaz.

Canlı bir çalar saate ihtiyacın var – bir usta bu işe yarar – seni kandırmayacak, seni sarsmaya devam edecek; seni uykundan sarsarak uyandıracak. Kararlarının fazla değeri yok çünkü onlar senin kararların. Onlara güvenemezsin.

Ertesi gün, işe giderken, adam arkadaşına rastladı. “Eee,” dedi arkadaşı beklenti içinde, “Seni affetti mi?”
“Hayır,” dedi, “Ama bana üç iyi fikir verdi.”
Bilinçsiz bir beyin bu şekilde düşünür. Ona güven olmaz.Bir adam arkadaşına diyordu ki, “Kararımı verdim; değişmemin vakti geldi. Asla başka bir
kadına bakmayacağım artık. Bu akşam karıma itirafta bulunup beni affetmesini isteyeceğim.”
Arkadaşı, “Bunu duyduğuma sevindim. Bunun vakti geldi de geçiyor.”
O akşam karısı adamın itirafından dolayı çok incindi ve kalbine giren kadının kim olduğunu bilmek istedi. Postanedeki o sarışın mıydı yoksa?
“Hayır,” dedi adam centilmence. “Söyleyemem.”
Karısı devam etti. “Kesin yan sokakta oturan o mankendir.” Adam sessizliğini korudu. “Buldum kim olduğunu – Çin lokantasındaki esmer.”
“Kusura bakma, söyleyemem.”
“Pekala,” dedi karısı öfkeyle. “Bana kim olduğunu söylemezsen seni affetmeyeceğim.”

Ertesi gün, işe giderken, adam arkadaşına rastladı. “Eee,” dedi arkadaşı beklenti içinde, “Seni affetti mi?”
“Hayır,” dedi, “Ama bana üç iyi fikir verdi.”

Bilinçsiz bir beyin bu şekilde düşünür. Ona güven olmaz.

“Martıları Seven Adam” – Osho

Kişisel Motivasyon Yönetimi Teknikleri


Motivasyona ihtiyacı olan herkes için faydalı olabilecek 60 özel motivasyon tekniği ile kişisel motivasyonunuzu daha etkin şekilde yönetebileceksiniz.


1. Her seferinde bir adım atın

Bazı zamanlar işler gözümüzde o kadar büyür ki bir türlü bu işe başlayamayız. İşin tümünü bir kere de bitirmektense, bebek adımlarıyla adım adım gitmek bize bir rahatlık sağlar. O koca kitabın bitmesini düşünürseniz, hiçbir zaman başlayamazsınız. Önce ilk sayfa, sonra bir sonraki beş sayfa ve en sonunda kitabın tümü. Ama önce ilk adımı atmak için istekli olmazsak, son noktaya ulaşamayız.

2. Hoşlanmadığın bir işi, sevdiğin zamanlarda ve ortamlarda yapın

Belki de hayatımız boyunca yaptığımız şeylerin çok azını zorunlu olmadan yapıyoruz. Bu durumda, enerjinizin ve moralinizin yüksek olduğu bir ortamda ve bir zamanda, o sıkıcı işi aradan çıkarmak gün boyunca kafamızı meşgul etmesinden kat ve kat daha iyidir.

3. “80/20” Pareto ilkesi’ne önem verin

İtalyan ekonomist Vilfredo Pareto yaşadığı dönemde ilginç bir ilişkinin varlığını gözlemlemişti. Ülke topraklarının ve mal varlıklarının yüzde 80’ine, nüfusun yüzde 20’si sahipti. Günümüzde de geçerliliğini koruduğu düşünülen bu kuralın motivasyon yönetimi açısından anlamı açıktır. Sarfettiğimiz çabanın sadece % 20’si tüm sonuçlarının % 80’ini etkilemektedir. Doğru işleri yapmak ve işleri doğru yapmak aldığımız sonuçların etkinliğini belirlemektedir. Doğru işleri yapmak hedeflerimizi doğru şekilde belirleyip, bu doğru hedeflere yönelik kaynakların aktarılması sayesinde olabilecektir. Siz de işlerinizden hangi %20’lik kısmın sonuçların %80’i üzerinde etkili olduğunu belirleyin.

4. Hoşlanmadığınız bir işin eğlenceli yönlerine odaklanın

Ne kadar sıkıcı olursa olsun her sıkıcı işin mutlaka en az bir tane eğlenceli yönü vardır. Bu yönü bulun ve işinizi keyifli hale getirin. Bu yönleri ne kadar artırırsanız o kadar eğlenirsiniz. Kendinize şu soruyu sorun: Bu işin eğlenceli tarafı nedir? Eğer hemen göremiyorsanız, ikinci bir soru daha sorun. Bu işi eğlenceli yapabilecek neyi farklı yapabilirim?

5. Önce başlayın sonra düzeltin

İnsanlar mükemmeliyetçiliğin de verdiği duygularla, daha işin başındayken işin planlamasıyla çok fazla zaman geçirirler. Onlara göre, her şey mükemmel şekilde planlanmalı ve kusursuz olmalıdır. Bu isteğimizi düşüren en önemli faktörlerden biridir. Eyleme geçmeden işin eksiklerini tümüyle gideremeyiz. Eyleme geçmek ve işin ilerlediğini görmek bize büyük bir enerji ve moral verecektir.

6. Yeterliyim, öyleyse varım

Eğer becerileriniz, sizin başlamayı düşündüğünüz işin gereklerini karşılamıyorsa, başlamak için büyük bir istekten daha fazlasına ihtiyacınız var demektir. Kendimizi yeterli hissetmediğiniz zaman, başlamak ve sonuçta da hayal kırıklığına uğramak istemeyiz. O becerileri kazandıktan sonra böyle bir işe girişmek daha uygun olabilir. Bunun için becerilerinizi geliştirmek için bir kursa, seminere ya da eğitime katılın, ancak mükemmelleşmek için beklemeyin.

7. “Yaratıcı İmgeleme” yapın

Bazen enerjimiz o kadar tükenir ki, işi tamamlamadan, bir durgunluk içine gireriz. İşte tam bu noktada işinizi bitirirken, büyük bir rahatlıkla işinizdeki son hamleyi yaparken hayal etmeniz, hem konsantrasyonunuzu arttıracak hem de son vuruş için size enerji verecektir. Bu noktada kendinizi dışarıdan bir gözle değil, o sonucu kendiniz yaşıyormuş gibi hissetmeniz gereklidir. O rahatlama duygusunu yaşayın, son kez masanıza dokunduğunuzu hissedin, kapıdan çıktığınızı görün!

8. Moraliniz ve enerjiniz zirvedeyken işe ara verin

Olumlu duygularla doluyken, yani daha enerjimiz bitmemişken, yaptığımız işe ara vermek, geri dönmek için bizi daha çok motive edecektir. Çünkü dönmek istediğimizde hatırladığımız şey, ara vermeden hissettiğimiz o güzel duygular olacaktır.

9. Eyleme geçin

İşinizle ilgili ertelediğiniz o ilk adımı atın, kursa yazılın, telefonu edin ve o görüşmeyi yapın. Eyleme geçmek ve işinizin peşinden gittiğinizi görmek size büyük moral verecektir. Böylece isteğinizin arttığını ve enerji ve moral kazandığınızı göreceksiniz.

10. Bir kere de sadece bir iş yapın

Sırtınıza taşıyabileceğinizden fazla yük yüklenmek fiziksel ve ruhsal sıkıntılara yol açabilir. Özellikle yetersizlik duygusu ve moral bozukluğu yaşamak, hedefinize ulaşmanızda sizi sekteye uğratabilir. Kritik eşiği aşmayın ve baş edebileceğiniz kadar iş yüklenin..!

11. “DUR” deyin ve “İPTAL” Edin

Başarı yolunda kendi düşüncelerinizi, başkalarının olumsuz ve art niyetli düşüncelerinden korumak, büyük önem taşımaktadır. Bunun için, aynı bir kaledeki yüksek surlar gibi beyninizin etrafına surlar örün, O kaleye ancak sizin seçtiğiniz ve sizi olumlu yönde düşünmeye sevk eden düşüncelerin girmesine izin verin. Bu gibi olumsuz söz ve davranışlarla devamlı şekilde karşılaşacaksınız. Bunlar, en masum görünen ama en etkili virüsler gibi beyninizi ele geçirebilirler. En çok da, yakınınızdaki insanlardan gelenlere karşı tetikte olun. Bu gibi söz ve davranışlarla ifade edilen her türlü olumsuz düşünceler, enerjinizi ve moralinizi tüketebilir ve sizi zamanla kendinizden şüphe duygularıyla baş başa bırakabilir. Böylesi durumlarla karşılaştığınızda içinizden “İPTAL’ ediyorum diyerek kendinize telkinler verin; böylece bu olumsuzlukların bilinçaltınızda yer etmesini engelleyebilirsiniz.

12. Nereden geldim, nereye gidiyorum?

Bazen hedefimiz ile başladığımız nokta arasındaki bağlarımız kopar ve nerede olduğumuzu bilemediğimiz için isteğimiz zayıflar. Örneğin yabancı dil öğrenmek, kitap yazmak, büyük projelere girişmek gibi uzun soluklu işlerde, hedefimize daha ne kadar yol kaldığından çok, ne kadar yol aldığımıza odaklanmak kuru bir iyimserlik değildir. Bu ilerlemeyi görselleştirmek (örn. yapılan iş toplamını ve ne kadar zamanda yapıldığını gösteren kümülatif bir grafik çizmek), çok önemlidir. Yapılanların somut olarak görülmesi size gerekli olan enerjiyi verecektir.

13. Kendinizi ödüllendirin

Önemli bir işi veya projeyi bitirdiğinizde, mutlaka çok sevdiğiniz bir şeyi kendinize ödül olarak verin. Bu, sevdiğiniz bir tatlıdan tutun da, o hep izlemek istediğiniz filme, size moral verebilecek bir geziye kadar, uzun bir listeyi içerebilir. Bu şekilde kendinizi ödüller yoluyla olumlu şekilde koşullandırarak, işleri bitirmek için içsel bir güç yaratmış olacaksınız.

14. Ara sıra vitesi küçültün

Sürekli yüksek tempoda çalışmayı kendinizden beklemeyin, bu sizin performansınızı aşağı çekmekle kalmaz, aynı zamanda sonraki işlere girişmek için de güç bulmanızı engelleyebilir, hatta sağlığınızı da tehlikeye atabilir. Bu nedenle durmanız gerektiği yerde, kendinizi zorlamayın. Kendinizi suçlu hissetmeksizin, işinize ara verin veya temponuzu düşürün. Motivasyonunuzun yönetimini kendi elinizde tutun. Özellikle A tipi kişiliğin özelliklerini barındıran bir çok insan, tam bir işkolik olabilmektedir. Ancak yüksek temponun yarattığı olumsuzluklar nedeniyle de, sağlıklarını farkında olmadan tehlikeye atmaktadırlar.

15. Bir motivasyon aracı olarak tütsü ve müziği kullanın

Çalışma sırasında, ortam içinde uyarıcı bir koku olan tütsünün kullanılması ve hafif bir müziğin dinlenmesi konsantrasyonun arttırılmasının yanı sıra, bilgilerin belleğe işlenmesinde de oldukça faydalı olabilmektedir. Sonraki süreçte başlamakta zorlandığımız herhangi bir işte bu araçların kullanılması çalışma havasına girmemizde bize kolaylık sağlarken, önemli bilgilerin daha rahat hatırlanmasında yardımcı olmaktadır. Çalışılan bilgilerin beyne kaydedilmesi sırasında farklı duyu kanallarının aynı anda kullanılmasıyla bilgiler hafızaya daha sağlam şekilde kaydedilmektedir. Etkin şekilde öğrendiğimiz bilgiler bu şekilde daha zor unutulmakta ve bize ilerleyen süreçte zaman kazandırarak etkinliğimizi artırmaktadır.

16. Çalışma ortamının etkisine dikkat edin

Herzberg’in kuramında belirtildiği gibi, çalışma koşulları kişinin motive olmasına artı bir neden oluşturmazken, çalışma koşullarının kötü olması ise, işten bir doyum sağlanamamasına neden olmaktadır. Oda sıcaklığının ne çok soğuk ne de çok sıcak olması, ses ve gürültünün kaldırılabilir düzeyde olması, dikkatinizi ve konsantrasyonunuzu bozabilecek hareketli şeylerin ortalıktan kaldırılması, etkinliğimizin devamı açısından çok önemlidir.

17. En iyisi olmasanız da…

Orman kampı yapan iki adamın karşısına birden aç olduğu her halinden belli olan bir aslan çıkar. Biri hızlıca koşmaya hazırlanırken, diğeri sırt çantasından koşu ayakkabılarını almak için harekete geçer ve ayağından botlarını çıkarmaya başlar. Bunu gören arkadaşı şaşkınlık içinde arkadaşına, “Ne yaptığını sanıyorsun, aslandan daha mı hızlı koşacaksın?” diye laf atar. Adam çoktan ayakkabılarını değiştirerek, “aslandan değil ama senden hızlı koşsam yeter” diyerek arkadaşının yanından hızlıca geçer gider. Bazen gerekli olan sadece, diğerlerinden yeteri kadar iyi olmaktır.

18. İş yapma şeklinizi güncelleyin

Eğer her gün aynı şeyleri aynı yerlerde yapmanın çalışma etkinliğinizi olumsuz etkilemediğini düşünüyorsanız bir daha düşünün. Sizin etkinliğinizi bozan şey işin kendisinden ya da iş yapma şeklinizden kaynaklanabilir. Her zaman işleri aynı sıra, yoğunluk ve tempoda yapmanız işten bunalmanıza neden olabilir. İşlerinizin sırasını, yoğunluğunu ve temposunu ya da her üçünü birden değiştirerek kendinizi daha iyi bir havaya sokabilirsiniz. Ayrıca, çalışma yerinizi ve düzeninizi bir süreliğine veya bütünüyle değiştirmek bu sorununuza bir çözüm olabilir.

19. El elden üstündür

Bazen insanların bizlerden daha iyi yaptıkları şeylere ya da iş yapma usullerine şahit oluruz. Herkesin birbirinden üstün tarafları ve öğrenilecek yetenekleri vardır. Bazen bir kişiyi gözleyerek bile ondan çok şey öğrenebiliriz. Bu bize çok zaman kazandırdığı gibi enerji tasarrufu da sağlayacaktır. Daha iyi bir sunum mu yapıyor ya da daha iyi bir düşünme şekli mi var? Alacağımız pratik bir yardımın ve yapacağımız iyi bir gözlemin bize çok faydası olacaktır. Gözlerinizi dört açın!

20 İşleri zorlaştırın veya zamanı öne çekin

Bazı zamanlar bir işin sonuçlanması için uzun bir süreç vardır. Bu sürecin uzunluğu isteğimizi olumsuz etkiler. Bu konuda uygulanabilecek iki yöntem ise; sürecin içine daha fazla ek iş ekleyerek işi zorlaştırmak, ya da süreyi sanki daha erken bitecekmiş gibi öne çekerek zamanı kısaltmaktır. Örneğin yıl sonuna yetişmesi gereken bir proje varsa, projeyi daha zor hale getirerek ya da teslim tarihini öne çekerek kendinizi harekete geçirebilirsiniz.

21. ‘Parkinson Yasası’nı uygulayın!

İş, ‘Parkinson Yasası’na göre ona ayrılan süreyi dolduracak biçimde genişler. Dolayısıyla işin gerçekleştirilme zamanını, işe o zaman sürecinde gerçekleştirilmesi çok zor olsa bile, en kısa süre olarak belirlemek kişiyi daha fazla motive edecektir. Eğer süreyi siz belirlemiyorsanız ve 1 hafta içinde bitirmeniz gereken üç küçük iş varsa, büyük ihtimalle de o işlerin bitirilmesi 1 haftayı alacaktır. Bu atıl kalan potansiyelinizi kullanmak için, bu üç işin yanına, hepsi bir gün öncesinden tamamlanması gereken dört işi daha üstlenebilirsiniz.

22. Odağınızı değiştirin

Sevmediğimiz işlere girişmek için kendi iç konuşmalarımızda hep işin zorlu, güç ve uğraştıran yönlerine odaklanırız. Ancak sevdiğimiz işlere başlamak için, tam tersine işin kolay, zevkli ve çekici yönlerine odaklanırız. Bu şekilde, bu zevkli işler için geliştirdiğimiz odağımızı, zor ve sevimsiz işler için de kullanabiliriz. Zor ve sıkıcı işlerin sevimli, kolay ve zevkli yönlerine odaklanarak kendimizi daha fazla motive edebiliriz.

23. Duruşunuza dikkat edin

Genellikle düşünce, duygu ve fiziksel durumlar birbiriyle etkileşim içinde gelişir. Fiziksel durumunuz düşünce ve duygularınızı etkilerken, düşünce ve duygularınız da fiziksel durumunuzu etkilemektedir. Enerjimiz azaldığında farkında olmadan, omuzlarımız düşer, başımız öne eğilir, sandalyeye yayılırız ve sığ nefes alır şekilde otururuz. Ancak, başımızı kaldırıp, vücudumuzu dikleştirdiğimizde ve daha iyi nefes almaya başladığımızda, kendimizi farklı hissetmeye başlarız. Dolayısıyla ruhsal durumumuzda bundan olumlu şekilde etkilenecaktir.

24. Zorları en başa alın

Yapılacak işler listenizde yer alan ve sizi en çok zorlayacak ve sıkıcı işi daha enerjiniz yüksekken en başta yapın. Böylece aklınızı devamlı kurcalayıp gözünüzde büyümesini engeller, ve aradan çıkartmanın rahatlığını yaşarsınız.

25. Kendinizi öfkelendirin

Öfkenin motive edici etkisinden yararlanın. Size zor gelen işleri başarmak için, duygularınızı kabartın, kendinizi öfkelendirin. Öfkenizin sizi sarmasına izin verin. Kendinizi bu hallere sokan işinize kızın!

26. Saatte ne kadar kazandınız acaba?

Başarı ve çaba arasındaki ilişki, zaman kavramının da araya girmesiyle görülmemeye başlayabilir. Zaman zaman bu ilişkiyi hatırlatacak bir farkındalığın içine girilmesi faydalı olabilir. Örneğin ayda bir ya da senede bir kazanılan paranın güne ve saate bölünerek, daha kısa zamanda ne kadar para kazanıldığının hesaplanması işimize önemli bir istek yaratılmasında etkili olabilmektedir.

27. İşi sadece planlayın

Bazen o gün için sadece işi planlamak da size moral verebilir. Bu işi nasıl ve ne zaman yapılacağını planlamak için masaya oturun. Bunun için özel bir defter de tutabilirsiniz. İşinizi belli kısımlara ayırın. Eğer o gün geldiğinde planlarınızda bir sorun çıkmış ve yapamamışsanız, yeni bir plan yapın.

28. İzleyin, okuyun ve dinleyin…

Eğer kendinizi oldukça bezgin ve durgun hissediyorsanız, sizi motive edecek ve coşku verebilecek eylemlerde bulunabilirsiniz. Örneğin ilham veren filmler izleyebilir, müzik parçaları dinleyebilir, özlü sözler ve küçük ilham veren öyküler okuyabilirsiniz.. Bunlar sizi biraz olsun canlandıracak güce sahiptir. Bununla ilgili sitemizin bölümlerini dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz.

29. Geçmişe dönüş yapın

Daha önce heyecanla sizi işe yönelten faktörü hatırlamaya çalışın. O an farklı olan neydi, sizi motive eden şey ne olabilir. Bunu hatırlayabilirseniz, bugün zorlandığınız benzer ya da farklı bir işte de o heyecanı yakalamanız daha kolay olabilir.

30. Beyninize hedefi gösterin

Bir sonraki gün yapacaklarınızı listeleyerek beyninize bir hedef göstermiş olursunuz. Birkaç dakikanızı ayırarak yapacağınız sonraki gün programları, size bir sonraki işinize daha çabuk başlayabilmenizde büyük etkisi olacaktır. Bunu daha uzun vadeli hedefler için de yapabilirsiniz. Haftalık, aylık ve yıllık olarak yapacağınız planlar, hedefe yönelik eylemlerinizi de netleştirecektir.

31. Güzel yönlerine odaklanın

Bazen gün boyunca güzel şeyler yaşarız ama arada yaşadığımız moral bozucu bir olay, keyfimizi kaçırmaya yeter. Artık odaklandığımız şey ona kaymıştır. İyi gitmeyen bir maç, kötü çıkarılmış bir iş vs. Ne olursa olsun, dikkatinizi günün bütününe verin ve kendinize, bugün hiç mi güzel bir şey yaşanmadı diye sorarak, odağınızı olumlu yöne çevirin. Geçmişi değiştiremezsiniz ama, odağınızı değiştirerek, hiç değilse bu durumun moralinizi bozmasına izin vermemiş olursunuz.

32. Tamamlanması için diretmeyin

Herhangi bir durumda bazen hırs yapar ve elimizdeki işi bitirene kadar diretiriz. Bu benzinimiz tamamen bitene kadar arabayı istasyona yanaştırmamakta ısrar etmek gibidir. Bunu yapmayın! Gün içinde yapmayı düşündüğünüz programa uyun ve şu an yapmakta olduğunuz iş bitmese bile, o işi bırakıp bir sonrakine geçin. Bazen birçok işe sadece başlamak bile, biten işlerin toplamından daha fazla olmasından dolayı moralimiz üzerinde daha fazla etkisi olacaktır. Aynı zamanda işi olumlu duygularla bıraktığınız için, tekrar başlamak için çok fazla zorlamayacaksınız.

33. Negatif motivasyonu kullanın

Bazen isteğimiz hiç gelmediğinde yapılacak en son şey, işin bitirilmemesinin tüm olumsuz sonuçlarını düşünmek ve buna odaklanmaktır. Ne kadar zor durumlara düşebileceğinizi ve hayatınızın tersyüz olabileceğini hayal ederek ve kendinizi “iterek” motive edebilirsiniz.

34. Reddedilen sizin sunuşunuzdur

İstediğiniz şeyi değiştirmek istemiyorsanız, yaklaşım tarzınızı değiştirin ve tekrar deneyin. Kişi olarak başımıza gelen olayları kendi kişiliğimizden kaynaklanıyormuş gibi algılar ve üzüntü içine gireriz. Sonuçta da pes ederiz. Tekrar denemeli fakat, yöntemimizi değiştirmeliyiz, o zaman bir farklılık yaratma şansımız olacaktır.

35. Başarıya demir atın

Bir NLP tekniği olarak kullanılan ‘çapa atma-çağrıştırma’ (anchoring); kişinin duygusal, düşünsel içsel durumunun, uyarıcı-çağrıştırıcı (anchor) konumundaki dışsal tetikleyicilere bağlanmasıdır. Genellikle bilinçdışı olarak hayatın pek çok alanında çapalarla karşılaşırız. Çocukluğumuzdan bu yana deneyimlediğimiz pek çok olayda, farkında olmadan çapalar atılmıştır. Yoğun duygusal durumlar içindeyken (korku, sevinç, hüzün vs.) o anda gördüğümüz, duyduğumuz, tattığımız ya da dokunduğumuz herhangi bir şey bizim için çapa haline gelebilmektedir. Örneğin reklamlarda bize yaşatılan duyguların yoğunluğu ile ürünün/markanın birlikte görülmesi çapa atma olarak değerlendirilebilir. Sporcuların şans getirmesi için yaptıkları hareketler, ritüeller veya özel eşyalarına dokunmaları, onları maça hazır hale getiren olumlu çapalardır. Bu tekniği kendi yararımıza nasıl kullanabiliriz? Öncelikle kalıcı bir çapalama için, duygu yoğunluğuna girmeli, en uygun zamanda en uygun noktaya çapa atmalıyız. Genellikle bedenimizdeki bizim belirlediğimiz uygun bir nokta üzerine, duygu yoğunluğu içindeki en uygun zamanda yapacağımız bir dokunuşla o andaki duygusal ruh halini bedeninizdeki bir noktaya çapalayabiliriz. Örneğin özgüven duygusu için bunu yapabilirsiniz. Kendinizi bu duyguyu geçmişte yaşadığınız bir zamana götürün ve sanki o anı tekrar yaşıyormuş gibi hayal edin, en yüksek duygu yoğunluğunda belirlediğiniz bir noktaya dokunun (bu çok sık kullanılan bir nokta olmasın, avuç içi gibi). Sağlamasını yapın ve işe yarayıp yaramadığını görün, eğer bağlantı oluşmadıysa tekrar deneyin. Sonuçta aynı duyguyu yaşamak istediğiniz başka bir zaman, çapa attığınız noktaya dokunmanız yeterli olacaktır.

36. İşinize bütünüyle ara verin

Eğer odağınızı işinizden başka bir şeye çevirecek şekilde aralar vermezseniz, kendinizi tam bir dinlenme içine sokamayabilirsiniz. Bu amaçla dikkatinizi başka yöne çekebilecek her türlü şeyi uygulayabilirsiniz. Herhangi bir kitaptan bölüm okumak, film izlemek, bulmaca çözmek vb. gibi farklı işlerle uğraşın.

37. Planlarınızı çevrenizdekilere anlatın

Hedeflerinizi, hayallerinizi ve yapmak istediklerinizi başkalarıyla paylaşmak, sizin için bir dış kontrol süreci yaratabilir. Kendimize sakladığımız hayalleri ancak biz biliriz. Özellikle kendi kendimize motive olmak durumunda kalan kişiler için bunun sürekli sağlanabilmesi çok zordur. Bu nedenle yakın çevremizdeki kişilerin hatırlatmaları, isteğimiz azaldığında bizim için teşvik edici bir rol oynayacaktır.

38. Olmak istediğiniz kişi gibi davranın

Kim olmak istiyorsunuz? Bu sizin idealiniz olan kişilikse, neden şimdiden o kişi gibi davranmayasınız? Hayatı onun gözlerinden yaşayın, onun gibi düşünün, onun gibi konuşun. İdealinizdeki kişi gibi davrandıkça gelişecek ve geliştikçe daha da başarılı olacaksınız. Bu konuda efsanevi bir öykü anlatılır. Çok eski zamanlarda ülkenin birinde, bir kral yaşarmış. Ama bu kral kambur olduğu için, halkının önüne utancından çıkamazmış. Bir gün sarayının önüne kendi heykelini yaptırmaya karar vermiş; ancak kendisine hiç benzemeyen, dik duruşlu ve fiziği düzgün bir heykel yaptırmış. Her gün o heykelin önüne gidip ona bakıyor ve onun gibi görünmeye çalışırmış. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra, kral halkının önüne çıkmaya karar vermiş. Halkının önüne çıktığında bütün halk şaşkınlık içinde kalakalmış. Çünkü, krallarının artık kamburu olmadığı gibi, çok düzgün bir fiziğe de sahip olduğunu görmüşler.

39. Saate konsantre olun

Hiçbir şey yapamıyorsanız, bu sizin seçiminiz gibi hareket edin ve bir şey yapmayın. Kendinizi saate odaklayın ve gözlerinizi ayırmadan ona bakın, tüm dikkatinizi o küçük daireye verin. Geçen zamanın farkındalığına vardığınızda, zihninizi tekrar topladığınızı hissedeceksiniz.

40. Olumlu düşünün

Başınıza gelen olumsuz durumlarda seçme şansınız olduğunu unutmayın. Ya bunu kabul edip üzülecek ya da iyi taraflarını görmek için kendinize bir şans vereceksiniz. Kendinize şöyle söyleyin; “yaşadığım şeylerin, şimdi göremesem de, olumlu bir tarafı mutlaka vardır, sadece bekleyip görmek için zamana bırakıyorum.”

41. Yapamayacaklarınızın yapabileceklerinizi engellemesine izin vermeyin

Bazen imkansızı isteriz ve diğer bütün alternatifleri görmezden geliriz. Peki ya değişen şartlar! Planları yaptığımızdaki koşullar! Değişen şartlara uyum sağlamalı ve hedeflerimizi revize etmeliyiz. Yoksa, boşa geçen zamanın acısına katlanmak durumunda kalırız. Hayatımızı, hiç olmayan bir adanın altınlarını ararken geçirmemeliyiz.

42. Rekabet güzeldir ama yalnız bırakır

Bizden daha iyisini yapabilen kişilerle kuracağımız iyi ilişkiler ve işbirlikleri, bizi kazanmak istediğimiz beceriler açısından oldukça geliştirir. Rekabet edebilir, bir mücadele içinde olabiliriz. Ama bu, onların, bize kazandırabileceklerini göz ardı etmemizi gerektirmez. Rekabet edebiliriz ama gelişmemiz için onlara da ihtiyacımız vardır. Onlardan öğrenme fırsatlarını kaçırmamalı ve işbirliği yapmayı göz ardı etmemeliyiz.

43. Bitirmeyin!

Bazen sadece sorun işe başlayabilmektir. Aynı, kar topunun, büyüyüp yuvarlanabilmesi için ilk önce harekete geçmesinin gerektiği gibi. İşi bitirip yeni güne yeni ve kocaman bir işle başlama düşüncesi kişinin motivasyonunu olumsuz yönde etkileyebilir. Bu yüzden elinizdeki iş bitirmek için son hamleyi yapmadan bırakın. Böylece sonraki güne, kalan işinizi hemen bitirmenin hazzıyla başlayabilirsiniz. Günün sonunda işi bıraktığınız noktaya dikkat etmek sizin güne istekle başlamanızın anahtarıdır.

44. Düşlerinizi göz önünde tutun

Düşlerinize ait resimleri, broşürleri, yazıları her an gözünüzün önünde tutun. Odanızı, çalışma masanınızı ve duvarlarınızı onunla süsleyin. Bunun için en iyi yöntemlerden birisi de, bunları yerleştirebileceğiniz bir “düş panosu” edinmektir. Düş panonuza hayalinizdeki arabayı, okulu veya yaşamı size hatırlatacak her türlü şeyi koyabilirsiniz. Ayrıca geçmişteki başarılarınızı size çağrıştıracak her türlü şey, yine size moral verecektir. Önemli olan heyecanınızı canlı tutacak enerjinin uyandırılması ve bunun devamlılığının sağlanmasıdır.

45. Kendinize “nedenler” bulun

Jim Rohn’un deyişiyle, yeteri kadar nedeniniz varsa her şeyi yapabilirsiniz. Kendinize, bir işe başlamak ve onu bitirmek için tüm nedenleri sıralayın. Olabildiğince çok nedeniniz olsun, böylece bunu yapmanın kendiniz açısından çok mantıklı olduğunuzu göstermiş olacak ve kendinizi motive etmiş olacaksınız.

46. Kendinizi gözlemleyin

Kendinizin gün içinde veriminizin doğal olarak yükseldiği ve düştüğü belirli zaman dilimleri vardır. Aynı tempoda çalışmayı devam ettirebilmek büyük bir sorundur. Kendinizin gün içindeki temposunu gözlemledikçe, etkin olduğunuz zamanları da belirlemiş olursunuz. Bu, sizin “motivasyon davranışınız rehberi”niz gibi işlev görür. Günün belirli saatleri, belirli işler, belirli ortamlar ve belirli kişiler sizin temponuzu olumlu ve olumsuz şekilde etkilemektedir. Bunun farkına vardığımızda, performansımızı en üst seviyeye çıkarmakta önemli bir farkındalık kazanmış oluruz.

47. Yalıtılmışlıktan kurtulun ve sinerji yaratın

Sizi çalışma alanınızda bilgilendirebilecek ortamlarda bulunun, dergilere abone, derneklere üye olun. Benzer mesleği yapan kişilerle ilişkiler kurun, temaslarda bulunun. Bu şekilde alanınızda bilgi birikimini arttırabileceğiniz gibi, bireysel yakıtınız bittiğinde size işinizi hatırlatacak kişilerin olumlu etkisinden faydalanmış olursunuz. Ayrıca, grup olarak çalışmanın da, isteğin ve coşkunun yaratılmasında önemli etkileri olduğunu da belirtmek gerekir. Birlikte çalışmanın sinerjisinden yararlanmak, özellikle kendi işlerini yapan serbest çalışanlar için büyük bir öneme sahiptir.

48. Moraliniz bozuk olduğunda ve de siz en iyisi “her zaman” gülümseyin

Tüm moraller sıfıra indiğinde ve suratınız asık bir şekilde kaldığınızda, işinize bir ara verip, bırakmanız en iyi çözüm olabilir. Moraliniz yerine gelmeden kendinizi tekrar işinize tamamiyle veremezsiniz. Bu durumda yapmanız gereken şey, moralinizin düzelmesi için bir süre eğlenceli şeyler yapmak, komik filmler izlemek ya da kendinizi kahkaha terapisine almaktır. Komik şeyler seyredin, okuyun, dinleyin ve yapın. Bunlar, en azından dikkatinizi moral bozukluğundan alacak ve zihninizi bir süreliğine eğlenceli şeylere vermenizi sağlayacaktır. Ayrıca, gülmek ve eğlenmek, mutluluk hormonlarını harekete geçirerek, stresin olumsuz etkilerinden sizleri koruyacak ve bağışıklık sisteminizi güçlendirerek daha sağlıklı kalmanızda yardımcı olacaktır.

49. Olumlu sözleri kendinizden esirgemeyin

Bazen her şeyi doğru yapsak da, yapıcı ve olumlu destek veren sözlere gereksinim duyarız. Böyle zamanlarda neden başkalarının bunu söylemesini bekleyelim ki? Kendi kendimizin destekçisi olabilir ve olumlu sözleri kendimize söyleyerek kendimize moral verebiliriz. Bunu sesli söylemek zorunda değilsiniz, içinizden de söyleyebilirsiniz. Kendi içsel iletişiminizi olumlu yönde yapılandırın ve hep o beklediğiniz güzel sözleri kendinizden esirgemeyin.

50. Ne kadarından sorumluysanız, o kadarına sahip olabilirsiniz

Evet, dünyanın ne kadarına meydan okuyoruz? Dünya, tüm insanlık ve evren bizden ne bekliyor? Düşündüğümüzden daha fazla bir güce sahibiz ve bunun da çok az bir kısmını kullanabiliyoruz. Dünyadaki tüm olaylarda ufakta olsa bizim de bir payımız var. Küresel ısınma, kirlilik, türlerin yok olması vs. Tüm bunları düşündüğümüzde dünya için ne kadarından sorumlu olduğumuzu düşünüyorsak, giriştiğimiz eylemlere o kadar büyük bir anlam yükleriz. Yılda 1 kilo daha az kağıt kullandığınızda ormanların hayatta kalmasında ufakta olsa bir rol oynayabilirsiniz. Yaptığınız işin dünyanın dengesiyle bir bağlantısını kurabilirseniz, büyük oyuncular arasında siz de yerinizi alabilirsiniz.

51. Önce sağlık

Eğer kendinizi sağlıklı hissetmiyorsanız, çalışmanızdan yeterli verimi alamazsınız. Çok yoğun zamanlarda, yaşayacağımız soğuk algınlığı ve üşütmeler bizi işlerimizden alıkoyar hale gelir. Sağlığımıza tekrar kavuşmadan kendimizi baskı ve stres altına alarak, çalışmaya zorlamak bir faydadan çok zarar getirecektir. Kendinize zaman tanıyın ve sağlığınıza kavuştuğunuzda nasıl bir çalışma programı sürdüreceğinizin bir planını yapın ve kendinizi biraz nadasa bırakın.

52. Beslenmenize önem verin

Ruhsal ve fiziksel durumunuz, nedensiz yere size sorun yaratıyorsa, beslenme şeklinizi gözden geçirmelisiniz. Özellikle yetersiz ve düzensiz beslenme ile vücut ve beyin için gerekli vitamin ve besinlerin düzenli alınmaması çalışma etkinliğinizi bozguna uğratabilir. B1 ve B12 vitaminlerinin eksikliği ise konsantrasyon bozukluğu, hafıza kaybı gibi sorunlara yol açarken, potasyumun yetersizliği sinirlilik hali ve zihin karışıklığı yaratmaktadır.

53. Giyiminize dikkat edin

Bazen acele etmemizden dolayı giyimimize çok fazla özen göstermeyiz. Ancak dış görünümümüz sıkıntılı anlarımızda bizde özgüven yaratan önemli bir faktördür. Çekici ve şık bir kıyafet, iş yaptığımız kişilerde olumlu bir izlenim bırakır, çevremizden daha az hayır cevabı alırız ve zorlu kapıları bizim için aralar. En önemlisi de bize moral ve enerji kazandırır.

54. Kafanızı ‘gerçekten’ boşaltın

Zihininiz gereksiz düşüncelerle doluyken ve dikkatiniz dağınıkken performansınızı etkin şekilde yansıtmanız çok zordur. Düşüncelerinizi yapacağınız işe odaklamanızın bir yolu da, kafanızı meşgul eden düşüncelerinizi somut bir cisme benzetmektir. Gözlerinizi kapayın ve konsantre olun. Kafanızı meşgul eden bu cismin şekli, rengi ve diğer özelliklerini belirleyin. Şimdi bunu kafanızın içindeymiş gibi hayal edin. Sonra kafanızı açar gibi hayal edin ve bu cismi kafanızdan çıkardığınızı görün. Bu cismi elinize alın ve tümüyle hissedin. En sonunda fırlatın gitsin!! Artık orada olmayan düşünceler kafanızı meşgul edemeyecektir.

55. Feng Shui felsefesine kulak verin

“Rüzgar” ve “su” olarak dilimize çevrilen feng shui, insanı ve kaderini, doğal ya da insan yapısı olsun, kozmik ya da yerel olsun, yaşadığı ortamla birbirine bağlayan bir “eko-sanat”tır. Kökeni binlerce yıl öncesine dayanan bu Çin felsefesinin amacı binaları, odaları ve mobilyaları doğayla en yüksek uyumu sağlayacak en verimli biçimde düzenlemektir. Çoğumuz bir yere girdiğimizde buradan hoşlanmayız ya da başka bir yere girdiğimizde kendimizi mutlu ve pozitif enerjiyle dolmuş olarak hissederiz. Feng shui çevremizdeki hangi unsurların bizim kendimizi kötü ya da iyi hissetmemize neden olduğunu tanımlamaya çalışır. Örneğin bu felsefeye göre sırtınızı kapıya dönerek çalışıyorsanız, birinin içeri girebileceğini ve yaptığınız işi bölebileceğini düşünürsünüz. Bunun sonucu olarak, etkinliğiniz ve üretkenliğiniz azalır. Bununla ilgili feng shui uzmanı S. Rossbach’ın getirdiği bazı önerileri şu şekilde sıralayabiliriz:
Çalışma masasının, oda kapısını görecek şekilde (kapının çapraz köşesine) yerleştirilmesi, yüksek derecede konsantrasyon ve kontrol sağlaması ve en geniş görüş açısına imkan tanıması açısından faydalıdır. Eğer masa kapının çapraz köşesine konulamıyorsa, içeri girenleri görebilecek bir ayna asmalısınız.
Arkanızda iç pencereler olmamasına dikkat edin.
Kapıya yakın oturmak, kişinin işini iş gününün bitmesinden önce bırakmasına ve fazla çalışma yapmaktan kaçınmasına neden olur. Bu kişiler kapıya gereğinden fazla dikkat ederek, sürekli dışarıya çıkmayı düşüneceklerdir. Yine karşı duvara bir ayna asılması dikkati karşı tarafa çekecektir.
Daha sakin bir atmosfer yaratmak için masanın üstüne içinde bir balık olan ya da sadece suyla dolu bir kase koyabilirsiniz.
Bilgisayarlarla çalışan kişiler, yüzleri kapıya dönük olarak oturmalıdırlar, yoksa bir süre sonra gerilimli şekilde davranmaya başlayabilirler.

56. Kendinize “motivasyon mektupları” yazın

Gelecekte ne yapmak, ne olmak ve neye sahip olmak istiyorsunuz? Kendinizi 10 yıl sonrasında, istediğiniz şeye sahip olmuş olarak hayal edin ve o an ki halinizle şimdi ki kendinize mektuplar yazın. Bunu nasıl başardınız, neleri iyi yaptınız da istediğinizi elde ettiniz. Kendinize o kişinin gözünden önerilerde bulunun. Neleri doğru yaptı, hangi adımları attı ve bunları yaparken nelere dikkat etti. Bu çalışmayı, yazarak çalışın ve gelecekten kendinize bir mektup hazırlayın.

57. Onlara sorun

Yaşamımızda örnek aldığımız ya da hep onlar gibi olmak istediğimiz kişiler vardır. Bu insanlar yaşamıyor dahi olsalar, onları hayal ederek size ne söyleyebileceklerini ya da bu durumda ne yapacaklarını tahmin edebilirsiniz. Bazen kararsız kalır ya da bazı durumlarda ne yapacağımızı bilemeyiz. Onlar bu durumda kalsalardı ne yaparlardı, size ne söylerlerdi? Onlar gibi düşünün, hissedin ve onların dünyasından kendi durumunuza bakın. O kişiler şimdi bu durumda kalsalardı ne yapar, ne söyler ve nasıl davranırlardı?

58. Şimdi değilse ne zaman, burada değilse nerede?

Yaşam, tek tek ‘an’ların toplamından oluşur ve kocaman bir “şimdi”nin içinde yol alır gideriz. Yapmak istediğimiz şeyler için en uygun zaman “şimdi” ve “burada”dır. Sonrasında bunun için bir fırsat olmayabilir, çünkü sonrası bizim kontrolümüzün dışındaki bir an’dır. Yaşam öyle bi şeydir ki, yaptığımız şeylerin pişmanlığı zaman geçtikçe unutulur, ancak yapmadığımız şeylerin acısı daha fazladır ve sesi daha fazla çıkar. En azından denemiştim demek bile bir deneyim olarak bize büyük katkı sağlar. O halde neden şimdi ve burada, bir fırsat yakalamışken bunu değerlendirmeyelim, neden erteleyelim, neden..?

59. Vazgeçebilmek bir erdemdir

Bazen bir hedefe doğru yola çıktığımızda, zamanla koşullar değişebilir ve o hedef bize anlamsız gelmeye başlar. Bazen de biz o süreçte bir değişime uğrarız ve o hedeflerin dışında bir şeyler istemeye ve yeni hedeflerin peşinde koşmaya başlarız. Gerektiğinde eski hedefleri terk edip yenilerine yönelme seçimini yapmak, kendimize yapacağımız en büyük iyiliktir. Enerjimizi ve kaynaklarımızı en uygun hedefe yöneltmek, büyük bir enerjiyi serbest bırakmak anlamına da gelir; çünkü artık eskimiş hedefleri aklımızdan ve dolayısıyla yaşamımızdan çıkarmışızdır. Vazgeçtiğimiz her bir durumda yeni bir yaşam için kendimize izin vermiş oluruz. Vazgeçmenin erdemi, bizi özgür bırakmasındadır..!

60. Kendinizi zorunlu bırakın

Bazen sadece içsel motivasyonumuza güvenerek bazı hedeflere yöneliriz. Başlangıçta enerjimiz ve başarı azmimiz yüksektir. Ancak belirli hedefler uzun soluklu bir çabayı gerektirir ve isteğimizin azaldığı zamanlarda sonunu getirmek çok zor gelir. Böyle durumlarda kendi dışımızdaki itici güçlere de ihtiyaç duyabiliriz. Örneğin yaşamda belirli görevlerin tamamlanması kurallarla, yasalarla ve zaman sınırlarıyla belirlenmiştir. Ancak kişisel hedeflerin bazıları bu zorunlulukları içermeyebilir. Dolayısıyla bu gibi durumları da gözönüne alarak dışsal zorunlulukları da hedeflerimiz içinde yer vermeliyiz. Kendimize öyle hedefler koymalıyız ki, o hedefin bitmesi sadece bizim isteğimizle değil, aynı zamanda dışsal zorunluluklar nedeniyle de gerekli hale gelsin.

ALINTIDIR

Ayakkabılar Nasıl Doğdu? – Osho’dan Bir Hint Masalı


Antik bir Hint masalı vardır, çok eski ama çok büyük bir öneme sahip bir öyküdür.

Çok büyük ama aptal bir kral sert zeminin ayağını acıttığını söyleyip tüm krallığın sığır derisiyle kaplanmasını emretmiş. Ancak sarayın soytarısı bu fikre kahkahalarla güldü; o bilge bir adamdı. Dedi ki: “Kralın fikri en basitinden komik.”
Kral çok kızmıştı ve soytarıya dedi ki:
“Bana daha iyi bir seçenek göster yoksa öldürüleceksin.”
Soytarı, “Efendim küçük bir sığır derisi parçasını kesip ayağınızı kaplayın” dedi.
Ve ayakkabılar bu şekilde doğdu.
Bütün dünyayı sığır derisiyle kaplamaya gerek yok; sadece ayağını kaplamak tüm dünyayı kaplar. Bilgeliğin başlangıcı budur.
OSHO

Duygu, Düşünceler, Acı Beden, Ego






Kendinizi düşüncelerinizden arındırın



Çoğu insan tüm yaşamını kendi düşüncelerinin sınırları içinde hapsolarak geçirir. Düşünceler, duygular, duyusal algılar ve deneyimlediğiniz her şey, yaşamınızın içeriğini oluşturur. "Yaşamım" dediğiniz şey, benlik duygunuzu ondan aldığınız şeydir ve "yaşamım" içeriktir, ya da siz öyle olduğuna inanırsınız.

Düşünce sistemi büyük ölçüde istek dışı, otomatik ve tekrarlama şeklinde çalışır. Bu olgu, bir tür zihinsel parazitten daha fazlası değildir ve gerçek bir amaca hizmet etmez. Aslında düşünmezsiniz; düşünce kendiliğinden oluşur. "Düşünüyorum" ifadesi, bir kasıt bildirir. Bu kasıt, konu hakkında söz hakkınız olduğunu, kendi adınıza bir seçim yapabileceğiniz anlamına gelir, oysa çoğu insan için durum böyle değildir. "Yediklerimi sindiriyorum," "damarlarımda kan dolaşımını sağlıyorum" gibi sözler ne kadar yanlışsa, "düşünüyorum" demek de o kadar yanlıştır. Sindirim kendiliğinden olur; kan dolaşımı kendiliğinden olur; düşünmek kendiliğinden olur.

Zihinle tanımlama derecesi, kişiden kişiye değişir. Bazı insanlar kendilerini zihinlerinden arındırdıklarında, kısa bir süre için bile olsa, gerçek özgürlüğün tadını çıkarırlar ve o kısa süre içinde hissettikleri huzur, mutluluk ve canlılık, hayatı yaşamaya değer hale getirir.

Yaratıcılık, sevgi ve şefkatin güçlendiği zamanlar da vardır. Ama diğerleri, sürekli egolarına tutsak olarak yaşarlar. Kendilerine, başkalarına ve etraflarını saran dünyaya karşı yabancılaşırlar. Onlara baktığınızda, yüzlerindeki gerginliği, çatık kaşlarını veya gözlerinde'ki dalgın bakışları fark edebilirsiniz. Dikkatlerinin büyük bir bölümü, düşüncelerine yönelmiş durumdadır, bu yüzden sizi gerçek şekilde göremez ve sizi gerçek şekilde dinleyemezler. Dikkatleri yalnız zihinlerindeki düşünce biçimleri olarak var olan geçmişe, veya geleceğe odaklanmıştır. Ya da size oynadıkları role uygun şekilde davranırlar ve yine kendileri olamazlar.

Çoğu insan, "gerçek benliklerine", "gerçek kimliklerine" yabancılaşmıştır. Bazıları öylesine yabancılaşmıştır ki, başkalarıyla paylaşımları herkese sahte görünür; tabii onlar kadar kendilerine yabancılaşarak, sahte davranmayı benimsemiş olanlar hariç. Yabancılaşmak, herhangi bir ortamda, herhangi bir durumda, herhangi biriyle birlikteyken veya kendi başınızayken bile, sürekli huzursuz olmak demektir. Sürekli eve dönmeye çalışırsınız ama, kendinizi asla evinizde hissedemezsiniz.

Kafanızdaki sesin kendine ait bir canı vardır ve çoğu kişi o sesin merhametine kalmış durumdadır. Düşüncenin, diğer bir deyişle "zihnin" tutsağı konumunda olan insan, geçmişteki olaylarla şartlandığından, geçmişi tekrar tekrar canlandırmak durumunda kalır. Doğulular buna "karma" der. İçinizde oluşan düşünceler ve algıladığınız zihin sesi ile, geçmişte olan biten bazı şeyleri tekrar canlandırdığınızda, gerçekte ne yaptığınızın farkında olamazsınız, zaten bilseydiniz, düşüncelerin esiri olmazdınız.

Binlerce yıldır, insanlık gitgide zihnin esiri olmuş ve kendisine hakim olan sahte kimliğin "asıl benlik" olmadığının farkına varamamıştır. Kendini sürekli zihniyle tanımladığından, sahte benlik duygusu "Ego" ortaya çıkmıştır. Egonun yoğunluğu, kendinizi ne derecede zihninizle ve düşüncelerinizle tanımladığınıza bağlıdır. Düşünmek, bilincin, ya da gerçek kimliğinizin toplamının minicik bir parçasından başka bir şey değildir.

Yirminci yüzyılın en büyük yazarlarından Franz Kafka, Albert Camus, T. S. Eliot, James Joyce gibi yabancılaşmanın insan varlığının evrensel ikilemi olduğunu fark etmiş, muhtemelen kendi içlerinde de bunu derinden hissetmiş ve çalışmalarında muhteşem şekilde ifade etmişlerdir. Her ne kadar bir çözüm sunamamış olsalar da, bize insanlığın bu sorunuyla ilgili derin bakış açısı sunmuşlardır. Kişinin kendi sorununu açıkça tanımlayabilmesi, onu aşmak için atabileceği ilk adımdır.

"Ego", insan psikolojisinde kimliğin, kendini ikiye ayırdığı noktadaki çatlaktan içeri girer. Bu ayrımı "ben" ve "kendim" şeklinde isimlendirebiliriz. Dolayısıyla, kelimeyi "kişilik bölünmesi" şeklindeki anlamıyla kullanırsak, her ego, aslında bir şizofrendir.

Kendinize ait bir zihinsel imajla yaşarsınız ve bu kavramsal benlikle bir ilişki içine girersiniz. Hayatın kendisi kavramsallaşır ve "hayatım"dan söz ettiğinizde, konuştuğunuz kişilerin hayat'larından ayrı bir hayatınızın var olduğunu kabul edersiniz. "Hayatım" diye düşündüğünüz, yada konuştuğunuz ve buna inandığınız her seferinde, aldatıcı bir aleme sürüklenirsiniz. Eğer "hayatım" diye bir şey varsa, "hayat" ve "ben" ayrı şeyler olması gerekir ki, bu aynı zamanda hayatımı kaybedebileceğim anlamına da gelir. Ölüm, gerçek bir tehdit olarak görünmeye başlar. Kelimeler ve kavramlar, hayatı kendi içinde, gerçek dışı ayrı parçalara böler. "Hayatım" kavramının, ayrılık duygusunun kökeni, yani egonun kaynağı olduğunu söyleyebiliriz.

Eğer "ben" ve "hayat" farklı şeyler ise, yani "ben" hayattan başka bir şey isem, o zaman, var olan her şeyden ayrı konumda olmalıyım, ama onlardan nasıl ayrı olabilirim ki? "Ben" nasıl hayattan, Varlık'tan ayrı olabilir ki?, bu imkansızdır. Dolayısıyla, "hayatım" diye bir şey yoktur ve "ben" ayrı bir hayata sahip olamaz. "Benlik" hayatın kendisidir, ben ve hayat tek'tir, bunun aksi olamaz. O halde, hayatımı nasıl kaybedebilirim ki? Zaten sahip olmadığım bir şeyi nasıl kaybedebilirim?

Duygunun Doğuşu

Tüm fiziksel organizmalar gibi, vücudunuzun da kendine ait bir zekâsı vardır. Bu zekâ, zihninizin söylediği şeylere, ya da düşüncelerinize tepki verir. Yani duygu, aslında vücudunuzun zihninize verdiği tepkidir. Vücudun zekâsı elbette evrensel zekânın ayrılmaz bir parçası, onun sayısız ifadelerinden biridir. Atomlara ve moleküllere geçici bir kohezyon (Aynı cins moleküllerin arasındaki çekim kuvveti) sağlayarak, onları bütün bir fiziksel organizma haline getirir. Vücudun bütün organlarının çalışmasının, oksijen ve yiyeceklerin enerjiye dönüşmesinin, kalp atışlarının ve kan dolaşımının vücudu istilacılardan koruyan bağışıklık sisteminin, sinir uçlarından giren duyusal verilerin beyne gönderilerek, orada tercüme edilmesinin ve etrafınızı saran harici gerçekliğin içsel resmi haline dönüşmesinin ardında yatan organizasyon prensibi budur.

Bütün bunlar, aynı anda gerçekleşen diğer binlerce fonksiyonla birlikte, bu zekâ tarafından mükemmel şekilde koordine edilir. Vücudunuzu siz yönetmezsiniz; o zekâ yönetir. Aynı zamanda, organizmanın çevreye verdiği tepkilerden de o sorumludur.

Bu, tüm canlı türleri için geçerlidir. Bitkinin fiziksel biçimini almasını ve çiçek açmasını, çiçeğin her sabah yapraklarını güneşe çevirmesini, geceleri kapamasını sağlayan zekâ aynıdır. Adına Dünya gezegeni denen kompleks canlıyı "Gaia" olarak ifade eden zekâ da aynıdır.

Bu zekâ, bir canlının herhangi bir tehdit karşısında güdüsel olarak tepki vermesini sağlar. Hayvanlarda öfke, korku, zevk gibi, insanlarınkine benzer duygular oluşmasına neden olur. Bu güdüsel tepkiler, duygunun ilkel biçimleri olarak düşünülebilir. Belli durumlarda, insanlar da hayvanlarınkine benzer güdüsel tepkiler verirler. Bir tehlike karşısında, canlının hayatı tehdit edildiğinde, kalp daha hızlı atmaya başlar, kaslar gerilir, solunum hızlanır; bu, kaçmaya ya da savaşmaya hazırlıktır. Yarattığı duygu korkudur.

Köşeye sıkıştırıldığında, ani bir enerji yoğunluğu, vücuda daha önce sahip olmadığı bir güç kazandırır. Yarattığı duygu öfkedir. Bu güdüsel tepkiler, duygulara yakın gibi görünür ama, kelimenin gerçek anlamıyla duygu değildir. Güdüsel bir tepkiyle bir duygu arasındaki temel fark şudur: Güdüsel bir tepki, vücudun herhangi harici bir durum karşısında gösterdiği doğrudan tepkidir. Diğer yandan bir duygu, vücudun bir düşünceye gösterdiği tepkidir.

Dolaylı olarak, bir duygu aynı zamanda gerçek bir durum, ya da olaya verilen bir tepki de olabilir ama, aslında bu tepki olayın, ya da durumun zihinsel yorumuna karşı verilir. Yani diğer bir deyişle bu, zihnin herhangi bir durum, ya da olayla ilgili olarak iyi ve kötü, hoş ve sevimsiz, ben ve benim kavramlarıyla oluşturduğu bir düşünceye verilen tepkidir.

Örneğin, birinin arabasının çalındığını duyduğunuzda, muhtemelen herhangi bir duygu hissetmezsiniz, ama sizin arabanız çalındığında, muhtemelen çok öfkelenirsiniz. “Benim” zihinsel kavramının bu kadar güçlü duygular yaratabilmesi inanılmazdır. Vücut çok zeki olmasına rağmen, gerçek bir durumla bir düşünce arasındaki farkı söyleyemez. Her düşünceye gerçekliğin bir parçasıymış gibi tepki verir, çünkü sadece bir düşünce olduğunun farkında değildir. Vücuda göre endişe, ya da korku verici bir düşünce, “tehlikedeyim” mesajıdır ve dolayısıyla, gece sıcak ve rahat yatağınıza yatıyor olsanız bile, vücudunuz bu mesaja uygun olarak tepki verir. Kalp daha hızlı atar, kaslar gerilir ve solunum hızlanır. Bir enerji yoğunluğu olur ama tehlike sadece zihinsel bir kurgudan ibaret olduğundan, enerji boşalacak bir yer bulamaz. Sonuç olarak, enerjinin bir kısmı zihne geri döner ve vücudun uyumunu bozar.

Duygular ve Ego

Ego sadece gözlenmeyen zihin, kafanızın içinde sizmiş gibi konuşan ses değil, aynı zamanda, vücudunuzun o sesin söylediklerine karşı verdiği tepkiler sonucunda oluşan gözlemlenemeyen duygulardır.

Çoğu zaman ego sesin ne tür düşüncelerle uğraştığını ve düşünce sürecinde yarattığı yapısal bozuklukları gördük. Bu bozuk düşünceler karşısında vücudun verdiği tepki, olumsuz duygulardır.

Zihindeki ses, vücudun inanıp ona göre tepki vereceği bir hikâye anlatır. Bu tepkiler, duygulardır. Buna karşılık duygular, enerjiyi ilk başta duyguların oluşmasına neden olan düşüncelere geri gönderir. İncelenmeyen, kontrol edilmeyen düşünceler ve duygular arasındaki kötücül döngü budur ve duygusal düşüncelere, duygusal hikâye kurgulamalarına yol açar.

Egonun duygusal içeriği kişiden kişiye değişir. Bazı egolarda, duygular diğerlerine oranla daha güçlüdür. Vücutta duygusal tepkilere yol açan düşünceler, zihnin onları bazen tanımlamaya fırsat bulamayacağı kadar hızlı gerçekleşebilir; dolayısıyla, vücut zaten bir duyguyla tepki vermiştir ve duygu da bir tepkiye dönüşmüştür. Bu tür düşünceler, genellikle söze dökülemeyen ve bilinçaltında kalan varsayımlardır. Kişinin geçmiş şartlanmalarından, genellikle de çocukluğundan kaynaklanırlar.

“İnsanlara güvenilmez” varsayımı, kişinin ilişkilerle ilgili takıntılı varsayımlarına bir örnek verilebilir; belki de böyle bir varsayımı benimsemesi için, çocukluğunda yeterince destekleyici olmayan veya güven vermeyen ebeveynleri, ya da kardeşleri olmuş olabilir.

İşte bu tür bilinçaltı varsayımlarına başka örnekler: “Kimse bana saygı duymuyor. Kimse beni takdir etmiyor. Hayatta kalmak için savaşmak gerekir. Asla yeterince param olmaz. Yaşam seni hep hayal kırıklığına uğratır. Bolluğu hak etmiyorum. Sevgiyi hak etmiyorum.” Bilinçaltı varsayımları, vücutta belli duygular yaratır ve bu duygular da zihinsel faaliyetlere ya da ani tepkilere yol açar. Bu şekilde, kişisel gerçekliğinizi yaratırlar.

Egonun sesi sürekli olarak vücudun normal durumunu bozar. Neredeyse herkesin vücudu büyük bir gerilim altındadır; sadece bazı harici etkenler tarafından tehdit edildiği için değil, aynı zamanda da zihin tarafından tehdit edildiği için. Vücuda bağlı bir ego vardır ve egoyu oluşturan bozuk düşünce kalıplarına tepki vermemek elde değildir. Dolayısıyla, sürekli ve takıntılı düşüncelerle birlikte bir olumsuz duygu akışı gelir.

Olumsuz duygu nedir?

Vücut için zehirli olan, vücudun dengesini ve uyumunu bozan duygudur. Korku, endişe, öfke, kin, üzüntü, nefret, kıskançlık, gıpta; bütün bu duygular, vücuttaki enerji akışını bozar ve kalbi, bağışıklık sistemini, sindirim sistemini, hormon üretimini ve vücuttaki diğer birçok şeyi etkiler. Henüz egonun nasıl çalıştığı hakkında çok az bilgiye sahip olmasına rağmen, tıp bilimi bile olumsuz duygusal durumla, fiziksel hastalıklar arasında bir bağlantı olduğunu görmeye başlamıştır. Vücudu etkileyen bir duygu, aynı zamanda bağlantıda olduğunuz, ya da etrafınızda bulunan insanları da etkiler ve bir zincirleme reaksiyon başlatarak görmediğiniz, tanımadığınız insanlara kadar uzanır. Bütün olumsuz duygular için genel bir terim vardır: Mutsuzluk.

Olumlu duyguların vücut üzerinde olumlu etkisi var mıdır?

Bağışıklık sistemini güçlendirir, vücudu gençleştirip iyileştirirler mi? Gerçekten de bunu yaparlar ama egodan kaynaklanan olumlu duygularla, kişinin kendi varlığıyla doğal bağlantısından kaynaklanan daha derin duyguları ayırmayı öğrenmemiz gerekir. Ego tarafından üretilen olumlu duygular, çabucak dönüşebilecekleri zıt duyguları da kendi içersinde barındırırlar.

Birkaç örnek:

Egonun adına aşk, ya da sevgi dediği duygu, aslında sahiplenmek ve bağımlı hale gelmekle ilgilidir ve bir saniye içinde nefrete dönüşebilir. Önemli bir olayın beklentisi, yani egonun geleceğe aşırı değer yüklemesi, olay bittiğinde, ya da egonun beklentilerini karşılamadığında, kolayca hayal kırıklığına dönüşebilir. Övgüler ve takdirler bir gün sizi canlı ve mutlu hissettirirken, ertesi gün eleştirildiğinizde, ya da dikkate alınmadığınızda, kendinizi dışlanmış ve mutsuz hissedebilirsiniz. Çılgın bir partinin zevki, ertesi sabah yerini baş ağrısına ve kasvete bırakır.

Kötü olmadan iyi, çirkin olmadan güzel yoktur. Egodan kaynaklanan duygular, zihnin sürekli değişebilen ve istikrarsız olan harici etkenlerle kendini tanımlamasına dayalıdır. Diğer yandan, daha derin duygular gerçekte duygu değil, Varlık durumlarıdır. Duygular, zıtlıklar alemi içinde var olur. Varlık durumları ise belirsiz gibi görünse de, zıtlıkları yoktur. Gerçek doğanızın parçaları olan sevgi, mutluluk ve barış gibi, onlar da içinizden yükselirler.

İki ördek kavga ettiğinde, her iki ördek kanatlarını birkaç kez güçlü bir şekilde çırpar ve böylece kavga sırasında topladıkları aşırı enerjiyi atarlar. Kanatlarını çırptıktan sonra, hiçbir şey olmamış gibi huzurlu şekilde süzülürler. Eğer ördekler insan zihnine sahip olsalardı, kavgayı düşüncelerinde canlı tutar, hikâyeler kurarlardı. Bir ördeğin hikâyesi muhtemelen şöyle olurdu: “Az önce yaptığı şeye inanamıyorum, on santim yanıma yaklaştı, sanki gölün sahibi oymuş gibi davranıyor. Özel alanıma hiç saygısı yok. Ona bir daha asla güvenmeyeceğim. Bir daha sefere beni kızdırmak için başka bir şey yapacak. Şimdiden komplo planlamaya başladığından eminim. Ama buna daha fazla izin vermeyeceğim. Bir dahki seferde ona unutamayacağı bir ders vereceğim.”

Böylelikle, zihin bir sürü hikâyeler kurup durur ve aradan günler, aylar ve hatta yıllar geçmesine rağmen, öfke ilk günkü gibi devam eder. Vücuda gelince; düşüncelerde kavga halâ devam ettiği ve vücut da gerçekle, düşünceler arasındaki farkı bilemediği için, bütün düşüncelerin yarattığı bütün duygulara karşılık enerji üreterek tepki verir ve bu daha fazla düşünceye yol açarak, egonun duygusal düşünce süreci haline gelir.

Bir insan zihni olsaydı, ördeğin hayatının ne kadar karmaşık bir hal alabileceğini görüyor musunuz? Ama ne yazık ki çoğu insan sürekli bu şekilde yaşıyor. Hiçbir durum, ya da olay gerçekten bitmiyor. Zihin ve zihin ürünü “ben ve hikâyem” sürekli devam ediyor.

Bizler, yolunu kaybetmiş bir canlı türüyüz. Her doğal şeyin, her çiçeğin ya da ağacın, her hayvanın, bize öğretecek önemli dersleri var. Tek yapmamız gereken durup bakmak ve dinlemek. Ördeğin bize verdiği ders şudur:

Kanatlarını çırp, hikâyeyi bırak, yerine geri dön, yani şimdi'ye!

Geçmişi beraberinde taşıma

İnsan zihninin geçmişi bırakmak konusundaki beceriksizliği, ya da isteksizliği, Tanzan ve Ekido adında, şiddetli yağmurlardan sonra oldukça çamurlu bir hale gelmiş olan toprak kır yolunda yürüyen iki Zen rahibinin hikâyesinde güzel bir şekilde örneklenmektedir.


Bir köyün yakınından geçerlerken, yolun karşı tarafına geçmeye çalışan genç bir kadın görürler. Çamur çok derin olduğu için, kadın üzerindeki ipek kimono'yu berbat etmeden karşı tarafa geçemeyecektir. Tanzan hiç tereddüt etmeden kadını kucağına alıp, yolun karşı tarafına geçirir. Sonrasında rahipler sessizce yollarına devam ederler.

Beş saat sonra, yaşadıkları tapınağa yaklaşırlarken, Ekido daha fazla kendini tutamayarak Tanzan’a döner. “Neden kızı yolun karşı tarafına geçirdin?” diye sorar. “Biz rahiplerin bu tür şeyler yapmaması gerekir.”


“Ben kızı saatler önce bırakmıştım,” der Tanzan. “Sen hâlâ taşıyor musun?”

Şimdi birinin sürekli Ekido gibi hoşuna gitmeyen olay veya durumları zihninde taşıyarak, düşünce üstüne düşünce biriktirerek yaşadığını düşünürseniz, gezegendeki insanların çoğunun nasıl yaşadığıyla ilgili bir fikir edinmiş olursunuz. Zihinlerinde taşıdıkları yükün ağırlığına bakar mısınız? Geçmiş, anılar olarak içinizde yaşar ama anıların kendileri sorun değildir.

Aslını söylemek gerekirse, geçmişten ve geçmiş hatalarımızdan ancak anılarımızı hatırlayarak ders alabiliriz. Ancak anılar, yani geçmişle ilgili düşünceler sizi tamamen ele geçirdikleri, benlik duygunuzun bir parçası haline geldikleri zaman bir sorun, bir yük oluştururlar. Bu olduğunda, geçmişle şartlanmış olan kişiliğiniz, hapishaneniz haline gelir. Anılarınızda bir benlik duygusu vardır ve hikâyeniz kendinizi algılama biçiminiz haline gelir. Bu “küçük ben” aslında zamana ve biçime bağlı olmayan varlığınız olarak gerçek kimliğinizi gölgeler.

Geçmişinizde sadece zihinsel değil, aynı zamanda duygusal anılar da vardır; eski duygular, sürekli yeniden yaşanır. Hoşnutsuzluğunu beş saat boyunca düşünceleriyle besleyerek taşıyan rahip gibi, çoğu insan büyük miktarda fazladan bagaj taşırlar. Kendilerini kırgınlıklar, pişmanlıklar, düşmanlıklar ve suçluluk duygusuyla sınırlarlar. Duygusal düşünce sistemleri, benliklerinin bir parçası haline gelir ve böylece, kimliklerini güçlendirmek için eski duygulara tutunmayı öğrenirler. İnsan eski duyguları sürdürme eğiliminde olduğundan, neredeyse herkes, eski duygusal açılarıyla kendi etrafında bir enerji alanı örer ki, ben buna “acı beden” diyorum.

Öte yandan, zaten sahip olduğumuz acı bedeni daha da büyütmekten vazgeçebiliriz. Mecazi anlamda kanatlarımızı çırparak, zihinsel olarak geçmişte yaşamaktan vazgeçerek, eski duyguları biriktirmekten, beraberimizde sürüklemekten kendimizi kurtarabiliriz. Olayları veya durumları zihnimizde canlı tutmamayı, zihinsel film yönetmenliğini sürdürmek yerine, dikkatimizi şu ana çevirmeyi öğrenebiliriz. O zaman düşüncelerimiz ve duygularımız yerine Varlığımız, kimliğimiz haline gelir.


Geçmişte, sizi şimdide yaşamaktan alıkoyabilecek hiçbir şey olmadı. Eğer geçmişin, sizi şimdide yaşamaktan alıkoyacak gücü yoksa, geçmişi zihninizde tutmanın ne anlamı olabilir ki?

Bireysel ve Kolektif

Şimdide tam olarak yüzleşilmeyen ve içeriği görünmeyen herhangi bir olumsuz duygu, tamamen çözülemez, arkasında ille ki acı bir kalıntı bırakır.

Özellikle çocuklar, olumsuz duyguları ezici buldukları için, onları hissetmemeye çalışmak eğilimindedir. Yanlarında bu duyguyla doğrudan yüzleşmelerini sağlayacak sevgi dolu, şefkatli ve bilinçli bir yetişkin olmadığından, çocuğun o duyguyu hissetmemeye çalışmaktan başka yapabileceği bir şey yok gibidir. Ne yazık ki bu erken uyanan savunma mekanizması, genellikle yetişkinlik döneminde de varlığını sürdürür. Duygu halâ bireyin içinde tanımlanmadan, doğal şekilde kendini ifade ederek yaşamaya devam eder; örneğin endişe, öfke, şiddet patlamaları ya da fiziksel bir rahatsızlık şeklinde. Bazı durumlarda, tüm yakın ilişkileri etkileyip sabote edebilir.

Çoğu psikoterapist, başlangıçta son derece mutlu bir çocukluk geçirdiğini iddia eden ve daha sonraları bunun tam tersi olduğu ortaya çıkan hastalarla sık sık karşılaşır. Gerçek şu ki, hiç kimsenin duygusal acı duymadan çocukluk yıllarını geride bırakması mümkün değildir. Ebeveynlerinizin her ikisi de aydın insanlar olduklarını varsayalım, yine de kendinizi büyük ölçüde bilinçsiz bir dünyada bulurdunuz.

Tamamen yüzleşilmemiş, tanımlanmamış, kabullenilmemiş ve serbest bırakılmamış güçlü olumsuz duygular tarafından geride bırakılan tüm acı kalıntıları, zaman içinde bir araya gelerek, fiziksel bedeninizin hücrelerinde yaşayan bir enerji alanı oluştururlar. Bu enerji alanı sadece çocukluğunuza ait acılardan değil, ergenlik ve yetişkinlik yıllarınızda yaşadığınız olaylarla biriken acı duygularından da oluşur; ve çoğu egonun sesi tarafından yaratılır. Sahte bir benlik duygusu hayatınızın temeli olduğunda, duygusal acı kaçınılmaz refakatçiniz olacaktır. Neredeyse her insanın içinde yaşayan bu eski, ama halâ çok canlı duygulardan oluşan enerji alanı, acı beden olarak tanımlanabilir.

Acı beden, doğasında kesinlikle bireysel değildir. İnsanlık tarihi boyunca sayısız insan tarafından hissedilmiş acılar da bunun bir parçasıdır; ardı arkası kesilmeyen kabile savaşları, kölecilik, yağmacılık, tecavüz, işkence ve akla gelebilecek her türlü şiddet eylemleri, bu duyguların nedeni olabilir. Bu acı, insanlığın ortak bilinçaltında yaşamaya devam etmektedir ve akşamları haberleri seyrettiğinizde, veya insanların hayatlarındaki dramlara baktığınızda, halâ yenileri eklenmektedir. Kolektif acı beden, muhtemelen her insanın DNA’sına işlenmiş durumdadır, ama henüz onu görme yolunu bulamadık.
Bu dünyada yeni doğan her bebek, daha şimdiden bir duygusal acı bedene sahiptir. Bazılarında bu diğerlerine oranla daha yoğun ve daha güçlüdür. Bazı bebekler çoğunlukla mutludur. Diğerleri ise inanılmaz ve açıklanamaz bir mutsuzluk içindedir. Bazı bebeklerin yeterince sevgi ve ilgi görmedikleri için ağladıkları doğrudur ama bazıları, hiçbir açıklanabilir neden olmadan ağlar ve sanki etraflarındaki herkesi kendileri gibi mutsuz etmeye çalışırlar; ne yazık ki genellikle bunu başarırlar da. Bu dünyaya geldikleri andan itibaren, insanlığın acısını ağır bir şekilde paylaşırlar.

Yine bazı bebekler, anne ve babalarının olumsuz duygularını algıladıkları ve bu onlara acı verdiği için sürekli ağlayabilirler; aynı zamanda, acı bedenleri anne ve babalarının acı bedenlerinden beslenmeye devam eder. Durum her ne olursa olsun, bebeğin fiziksel bedeni büyüdükçe, acı bedeni de büyür.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır: Acı bedeni hafif olan bir bebeğin, yoğun bir acı bedene sahip bir başkasına oranla yetişkinliğe ulaştığında ruhsal açıdan “daha ileri seviyede” olacağı düşünülmemelidir. Hatta, genellikle bunun tersi doğrudur. Ağır acı bedenlere sahip insanlar, genellikle hafif acı bedenlere sahip insanlara oranla ruhsal açıdan daha çabuk uyanırlar. Bazıları kendi ağır acı bedenlerine kapalı kalsalar da, birçokları artık mutsuzluklarıyla yaşamayı sürdüremeyecekleri bir noktaya ulaşırlar ve dolayısıyla uyanma dürtüleri güçlenir.

Kaynak:
Eckhart Tolle - Var olmanın gücü



Bir illüzyon olan sahte benlik duygusu


"Ben" dediğinizde, gerçek kimliğinizden bahsetmiyorsunuz





Sese dökülüp ağızdan yayılsınlar, yada sadece düşünceler olarak kalsınlar, kelimeler, üzerinizde neredeyse hipnotik bir etki yapabilirler. Kendinizi kolayca onların içinde kaybeder, bir kelimeyle bir şeyi bağdaştırdığınızda, o şeyin ne olduğunu bildiğiniz inancına kapılırsınız. Gerçek şu ki: Ne olduğunu bilmiyorsunuz, yalnız gizemi bir etiketle örtüyorsunuz. Hiç bir şey, bir kuş, bir ağaç, hatta basit bir taş ve hepsinden öte insan, asla tam olarak bilinemez. Bunun nedeni, zihinle kavranamayacak bir derinliğe sahip olmasıdır. Hepimiz algılıyabilir, deneyimleyebilir, düşünebiliriz ve bunların tümü, sadece gerçekliğin yüzeydeki katmanıdır; yani bir buzdağının görünen ucudur. Yüzeydeki görünüşün altına indiğinizde, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu görmekle kalmaz, aynı zamanda bütün hayatın başladığı Kaynak ile de bağlantılı olduğunu görürsünüz. Bir taş, bir çiçek, veya bir kuş bile, size Tanrıya, Kaynağa ve kendinize uzanan yolu gösterebilir. Ona baktığınızda, elinizde tuttuğunuzda ve isimlendirmeye kalkışmadığınızda, içinizde bir hayranlık, bir huşu uyanır. Özüyle kendini size anlatır ve özünü size yansıtır.
Büyük sanatçıların sezdikleri ve sanat eserlerinde yansıtmayı başardığı şey budur. Van Gogh asla şöyle demedi: "Bu sadece eski bir sandalye." Bunun yerine sandalyeye baktı, baktı, baktı, sandalyenin varlığını hissetti, sonra tuvalinin karşısına geçip, boyalarını aldı. Sandalyenin kendisi, muhtemelen bir kaç dolardan fazla etmezdi, ama aynı sandalyeyi duyguyla yansıtan tablonun fiyatı bugün 25 milyon dolardan fazla.
Dünyayı kelimeler ve etiketlerle doldurmadığınızda, insanlığın düşünceyi kullanmak yerine, düşünceye esir olduğu, boşuna zaman kaybettiğ, mucizevi bir duygu hayatınıza geri döner. Hayatınız müthiş bir derinlik kazanır, nesnelere bir yenilik, bir tazelik gelir.

En büyük mucize ise, bütün kelimelerin, düşüncelerin, zihinsel etiketlerin ve imgelerin ötesinde, kendi özbenliğinizi deneyimlemektir. Bunun olması için, kendi "Ben" duygunuzu, yani kendinizi tanımladığınızı düşündüğünüz şeyle oluşan kördüğümü çözüp, ayırmanız gerekir.
Nesnelere, insanlara, yada durumlara, sözel yada zihinsel etiketler yapıştırmakta ne kadar aceleci davranırsanız, gerçekliğiniz o kadar sığ ve cansız olur; aynı zamanda, kendinizi gerçeklikten uzaklaştırır, etrafınızda kendini belli eden yaşam mucizeleri de birer birer yok olur. Bu şekilde "akıl" elde edilebilir, ama "bilgelik" kaybolur, aynızamanda mutluluk, sevgi, yaratıcılık ve canlılık da kaybolur. Bütün bunlar, algıyla yorum arasındaki hareketsiz boşlukta sıkışıp kalırlar. Elbette ki kelimeleri ve düşünceleri kullanmak zorundayız. Onların da kendi güzellikleri var; ama onların esiri olmak zorunda mıyız?

Kelimeler, "gerçekliği" insan zihninin kavrayabileceği bir boyuta indirger ve emin olun, bu da o kadar derin bir boyut değildir.

Dilde ses telleri tarafından sekiz temel ses vardır: a, e, ı, i, o, ö, u, ü,. Diğer sesler, hava basıncıyla üretilen konsonantlardır: s, f, g gibi. Böylesine basit seslerin kim olduğunuzu, evrenin nihai amacını veya bir ağacın ya da taşın derinliğinde ne olduğunu açıklayabileceğine gerçekten inanıyor musunuz?

"Ben" kelimesi, nasıl kullanıldığına bağlı olarak, hem en büyük hatayı, hem de en derin gerçeği içinde barındırır. Geleneksel kullanımıyla, dilde en sık kullanılan kelimelerden biri olmakla kalmaz ("benim," "benimki," "kendim" gibi ilgili kelimelerle birlikte), aynı zamanda da en büyük hatalardan biridir. Normal günlük kullanımında "ben", önemli bir hatayı, kim olduğunuzla ilgili yanlış bir kanıyı, sahte bir kimlik duygusunu da beraberinde getirir, bu egonun ta kendisidir. Bu sahte benlik duygusu, sadece uzayın ve zamanın gerçekleriyle ilgili değil, aynızamanda insan doğasıyla ilgili derin görüşler geliştirmiş olan Albert Einstein'ın "optik bir bilinç yanılsaması" olarak adlandırdığı şeydir. Bu sahte benlik duygusu, gerçekliğin tüm yanlış yorumlarını, tüm düşünce yöntemlerini paylaşımları ve ilişkileri de peşinden sürükler. Gerçekliğiniz, ilk illüzyonun bir yansıması haline gelir.

İyi haber şudur ki: Eğer bir illüzyonun illüzyon olduğunu anlayabilirseniz, illüzyon çözülür. Bir illüzyonun anlaşılması sona ermesi demektir. İllüzyonun varlığını sürdürmesi, anca onu gerçek sandığınız süre içersinde mümkündür. Kim olmadığınızı anladığınızda, gerçekte kim olduğunuz kendiliğinden ortaya çıkar. Ego dediğimiz sahte benliğin mekaniklerini incelediğimiz bu ve bir sonraki bölümlerde, dikkatle/yavaşça okurken, bu deneyimi kısmen de olsa yaşayabilirsiniz.
Sahte benliğin doğası nedir?




"Ben" dediğinizde genellikle sözünü ettiğiniz şey, gerçek kimliğiniz değildir. İnanılmaz bir basitleştirmeyle "ben" dediğiniz her seferinde, gerçek kimliğinizin derinliğini, zihninizdeki "ben" düşüncesiyle ve "ben"i tanımladığınız her şeyle karıştırırsınız. Peki "ben" kelimesini ve "benim", "benimki", "kendim" gibi ilgili kelimeleri kullandığınızda, genelde sözünü ettiğiniz şey nedir? Bir çocuk anne babasının ağzından ismini duyduğunda, zaman içinde bu kelimeyle bir özdeşlik kazanır ve zihninde kimliği ile ilgili bir düşünce biçimlenir. O aşamada bazı çocuklar kendilerinden üçüncü şahısmış gibi söz ederler. "Johnny acıktı". Çok geçmeden, büyülü "ben" kelimesi öğrenilir ve kendi kimlikleriyle özdeşleştirdikleri isimlerin yerine bu kelimeyi geçirirler. Sonra başka düşünceler gelerek ilk "ben" düşüncesi ile birleşir. Sonraki aşama "ben" ve "benim" düşüncelerini, bir şekilde "ben"in parçaları olan düşüncelerle birleştirmektir. Bu kendini nesnelerle tanımlamadır, ama zaman içinde, nesnelere benlik duygusu katan bu kelimeler, gerçek kimliği ortadan kaldırır. "Benim" oyuncağım kırıldığında, yada kaybolduğunda, korkunç bir acı hissedilir. Bunun nedeni oyuncağın çok özel bir değere sahip olması değil, çocuk zaten çok geçmeden o oyuncağa olan ilgisini kaybedecektir, bunun asıl nedeni "benim" düşüncesidir. Oyuncak, çocuğun gelişmekte olan "ben" düşüncesi ile, yada diğer bir deyişle benlik duygusuyla özdeşleşmiştir.

Dolayısıyla, çocuk büyürken ilk "ben" düşüncesi başka düşünceleri kendine çekmeye başlar: Kendini cinsiyetle, mülkiyetle, vücuduyla, milliyetiyle, ırkıyla, diniyle, mesleğiyle tanımlar. "Ben"in kendini tanımladığı diğer şeyler, bilgi yada görüşler, sevilen ve sevilmeyenler üreten rollerdir; baba, anne, karı koca vb. gibi. Geçmişte başıma gelenler "bana" olanlardır ve bu anıların düşünceleri "ben" düşüncesiyle birleşerek "ben ve geçmişim" duygusunu yaratırlar. Bunlar insanların kimlik duygularını aldıkları şeylerden sadece bazılarıdır. Sonuçta benlik duygusunun eklendiği ve rasgele birarada tutulan düşüncelerden daha fazlası değildirler. Bu zihinsel yapı, normalde "ben" derken kastettiğiniz şeydir. Daha açık söylemek gerekirse: "Ben" dediğinizde çoğu zaman konuşan siz değilsinizdir; o zihinsel yapının, ego- benliğin bazı yönleridir. Uyanışı gerçekleştirdiğinizde, yine zaman zaman "ben" kelimesini kullanacaksınız, ama bunu benliğinizin çok daha derinlerinden hissederek yapacaksınız.

Çoğu kişi, kendini hala düşünce akımlarıyla, takıntılı düşüncelerle tanımlamaktadır ve bunların bir çoğu anlamsızdır. Kendi düşünce sistemlerinden ve beraberinde getirdikleri duygulardan ayrı tuttukları bir "ben" yoktur. Ruhsal açıdan bilinçsiz olmanın anlamı budur. Kafalarında sürekli konuşan bir ses olduğu söylendiğinde, "ne sesi"? derler, yada öfkeyle inkar ederler; ama aslında bunu yapan düşünücü zihindir, neredeyse kontrollerini ellerinden almış gibidir. Bazı insanlar, kendilerini düşüncelerinden ilk kez ayırdıkları ve kısa bir süre için de olsa kimlik değişimi yaşadıkları zamanı hiç unutamazlar. Diğerleri ise bunu pek fark etmez, yada hiç nedensiz bile olsa, yaşadıkları içsel huzura veya mutluluğa bağlarlar.
"Psikolojik "korku"nun Sebepleri





Korku nasıl ortaya çıkar ve insanların yaşamlarında neden o kadar çok korku vardır? "Belli ölçüde korku, kendimizi korumamız açısından önemli bir şey değil midir? Eğer ateşten korkmuyorsak, elimizi ateşe sokup yakabiliriz".. diyebilirsiniz ama gerçek şu ki, elinizi ateşe sokmazsınız, çünkü bunun asıl nedeni korku değil, elinizin yanacağını bilmenizdir. Herhangi bir tehlikeden sakınmak için korkuya ihtiyacınız yoktur, bunun için asgari düzeyde zekâ ve sağduyu yeterlidir. Böyle pratik meseleler için, geçmişte öğrenilmiş dersler uygulanır. Eğer birisi sizi ateşle, ya da fiziksel şiddetle tehdit ediyorsa, tabiki korku gibi bir şey hissetmeniz doğaldır. Bu tehlikeden içgüdüsel bir geri çekilmedir, ama durum, sözünü ettiğimiz psikolojik korku hali ile ilgisi yoktur. Psikolojik korku hali, herhangi somut ve gerçek tehlikeyle ilişkili değildir. O huzursuzluk, endişe, sinirlilik, gerilim, fobi vs. gibi birçok şekilde kendisini gösterir. Bu tür psikolojik korku, şu anda olan bir şeyden değil, daima olabilecek bir şeyden ve bu düşünceden kaynaklanır. Zihniniz gelecekteyken, siz şimdi'de ve burada'sınızdır. Bu bir endişe aralığı yaratır.

Eğer zihninizle özdeşleşmiş ve içinizdeki güç ve sadelik ile temasınızı yitirmişseniz, bu endişe aralığı sizin değişmez refakatçiniz olur. Siz şimdiki an'la muhtemelen kolayca başa çıkabilirsiniz, ama bir zihin ürünü (projeksiyonu) olan herhangi bir şeyle başa çıkamazsınız; yani siz gelecekle başa çıkamazsınız. Dahası, siz zihninizle özdeşleştiğiniz süre içinde, ego'nuz yaşamınızı yönetir. İncelikli savunma mekanizmalarına rağmen, hayalet doğasından ötürü, ego çok savunmasız ve güvensizdir, kendisini sürekli tehdit altında görür. Ego, kendisini dışa doğru çok güvenli olarak takdim etse de, bu böyledir.

Zihnin ürettiği, gelecek ile ilgili düşüncelere, bedenin gösterdiği duyguları hatırlayın. Beden, sahte zihin ürünü olan "ben"likten (ego'dan) ne mesajı alır? Tehlike, ben tehdit altındayım! Ve mesaj tarafından üretilen duygu nedir? Elbette korku!

Korkunun görünüşte birçok nedeni vardır. Kaybetme korkusu, başarısızlık korkusu, incinme korkusu vs., ama nihaiyetinde tüm korku, ego'nun ölüm, yani yok olma korkusudur. Ego'ya göre, ölüm daima köşe başında bekler. Zihinle özdeşleşme hali içindeyken, ölüm korkusu yaşamınızın her veçhesini etkiler. Örneğin, bir tartışmada haklı çıkmak, özdeşleştiğiniz zihinsel pozisyonu savunmak gibi görünüşte önemsiz ve "normal" bir gereksinim bile, ölüm korkusundan kaynaklanır. Eğer zihinsel bir pozisyonla özdeşleşip, sonra haksız çıkarsanız, zihne dayalı benlik duygunuz ciddi şekilde yok olma tehdidi hisseder. Böylece egonuz haksız çıkmayı, yanılıyor olmayı kaldıramaz. Haksız çıkmak, ölmek gibi bir şeydir. Bunun uğruna sayısız savaşlar yapılmış, ilişkiler bozulmuştur.

Bir kez zihninizle özdeşleşmeyi bıraktığınızda, (ego'nuza uymadığınızda) haklı ya da haksız olmanız, kişisel duygunuz açısından etkili olmayacaktır. Haklı çıkmak için duyduğunuz o zorlayıcı ve bilinçsiz gereksinim, ki o bir şiddet biçimidir, artık var olmayacaktır. Siz bu durumda ne hissettiğinizi, ya da ne düşündüğünüzü açıkça belirtebilir, ama saldırgan ya da savunmacı bir tutuma girmezsiniz. Siz o zaman benlik duygunuzu zihninizden değil, içinizdeki daha derin ve gerçek bir yerden almaktasınız.

İçinizdeki her türlü savunmacılığa dikkat edin. Siz neyi savunuyorsunuz? İllüzyonik bir kimliği, zihninizdeki bir imajı, hayali bir varlığı. Bu duruma tanık olup, bu kalıbı ve onunla özdeşleşmeyi bırakırsanız, o zaman, bilincinizin ışığında, o bilinçsiz kalıp, eriyip yok olacaktır. Bu ilişkileri kemirip aşındıran, tüm tartışmaların ve güç oyunlarının sonudur. Başkaları üzerinde güce sahip olmaya çalışmak, kuvvet kılığına bürünmüş zayıflıktır. Gerçek güç içimizdedir ve ona her an ulaşabiliriz.

Böylece korku, zihniyle özdeşleşmiş, içinde var olan gerçek gücünden - derin benliğinden kopmuş insanların değişmez refakatçisi olmaya devam edecek. Çünkü zihni'ni aşmış insanların sayısı malesef çok az, dolayısıyla karşılaştığınız, ya da tanıdığınız hemen herkesin, bir korku hali içinde yaşadığını varsayabilirsiniz. Yalnız bu durumun yoğunluğu değişir. O ölçeğin bir ucunda endişe ve korku, diğer ucunda belirsizlik, huzursuzluk, tehdit duygusu vardır. Ancak bu durum uç noktalara ulaştığında, gitgide onun bilincine varmaya başlayan insanlar olacaktır.
Ego'nun bütünlük arayışları





Egosal zihnin ayrılmaz bir parçası olan duygusal acı'nın başka bir veçhesi de, derinlere gömülü bir yoksunluk, bir eksiklik, bir bütün olmama duygusudur. Bu olgu, bazı insanlarda bilinçli, bazılarında bilinçsiz vuku bulur. Eğer bilinçliyse, sürekli tedirginlik ve değerli olmadığını, ya da yeterince iyi olmadığını hissetmek şeklinde tezahür eder. Eğer o kişi bilinçsiz ise, dolaylı olarak arzu, istek ve ihtiyaç şeklinde hissedilir. Her iki durumda da insanlar içlerinde hissettikleri bu boşluğu doldurmak için, ego'nun doyumunun ve özdeşleşecek şeylerin peşine düşerler. Böylece onlar temelde kendilerini daha iyi hissetmek, daha tamam hissetmek için malın mülkün, paranın, başarının, güc'ün, ün'ün ya da özel bir ilişkinin peşine düşer, bunlar için uğraşıp çabalarlar. Ama, onlar tüm bu şeylere eriştiklerinde, çok geçmeden boşluğun halâ orada olduğunu, onun dipsiz bir kuyu olduğunu anlarlar. O zaman başları gerçekten dertte olur, çünkü artık kendilerini aldatamazlar. Aslında, aldatabilirler ve bunu yapıyorlar da, ama bunu yapmak giderek zorlaşır.
Egosal zihin yaşamınızı yönettiği süre, gerçek rahat ve huzur'dan yoksun kalırsınız. İstediğiniz bir şeyi elde ettiğiniz, bir arzuyu doyuma uğrattığınız o kısa zamanlar dışında, doyum içersinde olamazsınız. Ego, bir şeyden alınan bir benlik duygusu olduğundan, o dışsal şeylerle özdeşleşmeye ihtiyaç duyar. O sürekli hem savunulmaya, hem de beslenmeye ihtiyaç duyar. En yaygın ego özdeşleşmeleri mal mülk, yaptığınız iş, toplumsal statü, itibar, bilgi, eğitim, fiziksel görünüm, özel yetenekler, ilişkiler, kişisel ve ailesel geçmişlerdir. Ayrıca, inanç sistemleri, siyasi, milliyetçi, ırkçı, dini ve diğer ortak özdeşleşmelerle de ilgilidir. Bunların hiçbiri gerçek kimliğiniz değildir.

Siz bunu korkutucu bulmuyor musunuz? Ya da bunu bilmek bir çare olabilir mi? Siz tüm bu şeyleri er ya da geç bırakmak zorunda kalacaksınız. Belki bunu inanılması güç bir şey olarak görüyorsunuz ve ben sizden kimliğinizin bu şeylerde bulunamayacağına inanmanızı istemiyorum. Bunun gerçeğini kendiniz keşfedeceksiniz, en geç ölümün yaklaştığını hissettiğinizde, bunun farkına varacaksınız. Ölüm siz olmayan her şeyin soyulup gitmesidir. Yaşamın sırrı "ölmeden ölmek," ve ölüm diye bir şeyin olmadığını görmektir.
Şimdi'de olun - kendinizi zihinde aramayın



"Bilinçliliğe ya da spiritüel aydınlanmaya yaklaşabilmek için, önce zihnimin işleyişi hakkında bir hayli şey öğrenmem gerektiğini düşünüyorum".. diyebilirsiniz. Hayır, gerekmiyor, zihnin sorunları, zihin düzeyinde çözülemez. Bir kez temel işlev bozukluğunu anladığınızda, öğrenmeniz ya da anlamanız gereken herhangi bir şey kalmıyor. Zihnin karmaşıklıklarını incelemek sizi iyi bir psikolog yapabilir, ama bunu yapmak tıpkı deliliğin incelenmesinin, akıllılığı yaratmaya yeterli olmadığı gibi, zihnin ötesine götürmeyecektir. Bilinçsizlik halinin temel işleyiş biçimini zaten anladınız; bu zihinle özdeşleşmektir ki, o sahte benliği, ego'yu yaratır ve onu Var'lıkta köklenen gerçek benliğinizin yerine geçirir.

Ego'nun gereksinimleri hiç bitmek bilmez, o kendini savunmasız ve tehdit altında hisseder, bu yüzden korku ve istek hali içinde yaşar. Bir kez bu temel işlev bozukluğunun nasıl çalıştığını anladığınızda, artık onun tüm tezahürlerini araştırmaya, onu karmaşık bir kişisel sorun haline getirmeye gerek kalmaz. Ego, elbette, bunu sever, o daima kendi illüzyonik benlik duygusunu desteklemek ve güçlendirmek için, bağlanacağı bir şey arar, böylece sizin sorunlarınıza seve seve bağlanacaktır. İşte bu yüzden, birçok insanın benlik duygusunun büyük bir bölümü, kendi sorunlarına yakından bağlıdır. Bir kez bu olduğunda, onların istedikleri son şey, bu sorunlardan kopmaktır; çünkü bu, sahte "ben"liğin kaybı anlamına gelecektir.

Acı ve ıstıraba bir hayli bilinçsiz ego yatırımı olabilir. Ancak bir kez bilinçsizliğin kökeninin ne olduğunu anladığınızda, onun hemen dışına çıkarsınız, orada mevcut hale gelirsiniz. Orada mevcut olduğunuzda, zihinle karışmadan, onun olduğu gibi olmasına izin verebilirsiniz. Zihin kendi başına işlev bozukluğuna sahip değildir. O olağanüstü bir alettir. İşlev bozukluğu siz kendinizi zihinde aradığınızda ve onu gerçek benliğinizle karıştırdığınızda ortaya çıkar. İşte o zaman, o egosal zihin haline gelir ve tüm yaşamınızı ele geçirir.
Zaman illüzyonunu sona erdirin




"Zihinle özdeşleşmekten kurtulmak, neredeyse olanaksız gibi görünüyor. Biz hepimiz kendimizi kaptırmış durumdayız. Siz bir balığa uçmasını nasıl öğretebilirsiniz ki?" ..diyebilirsiniz. İşte bunun anahtarı: Zaman illüzyonu'nu sona erdirin. Zaman ve zihin birbirinden ayrılmaz. Zihinden zamanı ayırın, zihin durur ve siz onu kullanmadıkça öyle kalır. Zihninizle özdeşleşmeniz, zamanın kapanına kısılmanız anlamına gelir: bu neredeyse yalnızca bellek ve beklentiyle yaşamaya zorlanmaktır. Bu zihninizin geçmiş ve gelecekle aralıksız meşgul olmasına ve şimdiki an'ı kabullenme, onurlandırma (şükretme) konusunda isteksizliğe neden olur. Bu zorlanma, bu dürtü, geçmişte size bir kimlik verdiği ve gelecek için kurtuluş/doyum vaad ettiği için, ortaya çıkar. Bunların her ikisi de illüzyondur.

"Ama, bir zaman duygusu olmadan, biz bu dünyada nasıl işlev yapabiliriz ki? O zaman artık ulaşmak için çaba gösterilecek bir hedef olmayacaktır. O halde ben kim olduğumu da bilmeyeceğim, çünkü benim bugünkü kimliğimi oluşturan şey geçmişimdir. Zaman değerli bir şey ve bizim onu boşa harcamak yerine, akıllıca kullanmayı öğrenmemiz gerekiyor." ..diyebilirsiniz!

Zaman hiç de değerli bir şey değildir, çünkü o bir illüzyondur. Sizin değerli olarak algıladığınız şey, zaman değil, zamanın dışındaki tek noktadır: "Şimdi". Siz "geçmiş ve gelecek" üzerinde ne kadar odaklanırsanız, Şimdi'den, var olan en değerli şeyden uzaklaşırsınız.
"Şimdi" neden en değerli şey?
Birincisi, o tek şeydir, o var olan her şeydir. Şimdiki an içinde, tüm yaşamınız gelişir, o değişmez tek etkendir. Yaşam şimdidir, yaşamınızın şimdi olmadığı bir zaman asla olmamıştır ve olmayacaktır. İkincisi, "Şimdi" sizi zihnin sınırlarının ötesine götürebilecek tek noktadır. O sizin sonsuz ve form'suz Var'lık alemine tek giriş noktanızdır. Hiç bir şey, "Şimdi"nin dışında varolamaz!

"Geçmiş ve gelecek şimdi kadar, hatta bazen ondan daha gerçek değil midir? Ne de olsa, geçmiş bizim şimdi kim olduğumuzu ve herşeyi nasıl algıladığımızı, davranışlarımızı belirler. Ayrıca gelecek hedeflerimiz, şimdi hangi eylemlerde bulunacağımızı belirler."..diyebilirsiniz.

Söylediğim şeylerin özünü henüz kavrayamadınız, çünkü onu zihinsel olarak anlamaya çalışıyorsunuz. Zihin bunu anlayamaz. Sadece siz anlayabilirsiniz, lütfen, sadece konsantre olup dinleyin. Siz hiç Şimdi'nin dışında bir şey deneyimlediniz mi, yaptınız mı, düşündünüz mü, ya da hissettiniz mi? Ve bunu yapabileceğinizi zannediyormusunuz? Herhangi bir şeyin Şimdi'nin dışında vuku bulması mümkün müdür? Yanıt aşikârdır, öyle değil mi?

Hiçbir şey geçmişte vuku bulmamıştır; o Şimdi'de vuku bulmuştur. Hiçbir şey gelecekte vuku bulmayacaktır; o Şimdi'de vuku bulacaktır. Sizin geçmiş olarak düşündüğünüz şey, eski bir Şimdi'nin zihinde depolanmış anılarıdır. Siz geçmişi hatırladığınızda, bir anıyı yeniden canlandırırsınız ve bunu şimdi yaparsınız. Gelecek ise, hayal edilen bir Şimdi'dir, o zihnin bir projeksiyonudur. Gelecek geldiğinde, Şimdi olarak gelir. Siz gelecek hakkında düşündüğünüzde, bunu şimdi yaparsınız. Geçmiş ve gelecek, kendi başına bir realiteye, bir gerçekliğe sahip değildir. Tıpkı ayın kendi başına bir ışığa sahip olmayıp, sadece güneşin ışığını yansıtabilmesi gibidir. Geçmiş ve gelecek yalnız ebedi şimdi ışığının solgun yansımalarıdır. Onların realitesi Şimdi'den "ödünç alınmıştır." Benim burada söylediğim şeyin özü, zihin tarafından anlaşılamaz. Siz onu kavradığınız anda, zihinden Var'lık haline, zamandan an'da mevcudiyete doğru bir bilinç değişimi olur. Birden, her şey size canlı gelir, enerji yayar, Var'lığı yayar.
Spiritüel boyutun anahtarı




Yaşamı tehdit eden acil durumlarda, zaman içindeki durumdan, an'daki mevcudiyete doğru bilinç değişimi meydana gelebilir. Geçmişe ve geleceğe sahip kişilik, bir an için geri çekilir ve onun yerini sessiz, ama uyanık ve tetikte olan yoğun bilinçli mevcudiyet alır. O durumda nasıl bir tepki gösterilmesi gerekiyorsa, bu, o bilinç halindeyken ortaya çıkar. Bazı insanların dağcılık, otomobil yarışı gibi tehlikeli faaliyetlere katılmalarının nedeni, onlar bunun farkında olmasalar da, bu faaliyetlerin onları Şimdi'de zamandan, sorunlardan, düşünmekten, kişiliğin yüklerinden, özgür olan o yoğun biçimde canlı halde bulunmaya zorlamasıdır. Bu faaliyetler sırasında şimdiki andan bir saniye bile uzaklaşmak, ölüm anlamına gelebilir. Ne yazık ki, onlar bu hal içinde olabilmek için, belli bir faaliyete bağlı ve muhtaç durumdadırlar. Ama, bu canlılığı yakalamak için dağların zirvelerine tırmanmanız gerekmez. Siz bu hal içine hemen şimdi girebilirsiniz.

Kadim zamanlardan beri, tüm geleneklerin spiritüel üstatları spiritüel boyutun anahtarı olarak Şimdi'ye işaret etmişlerdir. Buna rağmen, görünüşte o bir sır olarak kalmıştır. O kesinlikle kiliselerde ve tapınaklarda öğretilmez. Eğer siz bir kiliseye giderseniz, İncil'den, "Yarını düşünmeyin, çünkü yarın kendi başının çaresine bakacaktır," ya da "Ellerini sabana koyup geriye bakan hiç kimse, Tanrı'nın alemi'ne giremez," gibi sözlerin okunduğunu duyabilirsiniz. Ya da, yarın için endişelenmeden sonsuz Şimdi'de rahatlık içinde yaşayan ve geçimleri Tanrı tarafından bol bol sağlanan güzel çiçekler hakkındaki parçayı dinleyebilirsiniz. Bu öğretilerin derinliği ve radikal doğası anlaşılıp kabul edilmemiştir. Görünüşte hiç kimse bu öğretilerin yaşanması ve böylece derin içsel değişim dönüşüm meydana getirmesi için verilmiş olduklarını idrak etmemiştir.
Şimdi'de, zamanın yokluğunda, tüm sorunlarınız ortadan kalkar. Iztırabın zamana ihtiyacı vardır; o Şimdi'de varlığını sürdüremez. Büyük Zen üstadı Rinzai, öğrencilerinin dikkatini zamandan uzaklaştırabilmek için, sık sık parmağını kaldırıp yavaşça şöyle sorardı: "Şu anda eksik olan nedir?" Bu zihin düzeyinde bir yanıtı gerektirmeyen güçlü bir sorudur. O sizin dikkatinizi derinden Şimdi'ye çekmek için tasarlanmıştır. Zen geleneğinde benzer bir soru da şudur: "Eğer şimdi değilse ne zaman?"

Şimdi, ayrıca, İslam'ın mistik kolu olan Sufizm (tasavvuf) öğretisinin de merkezini oluşturur. Sufıler'in, "Sufi, şimdiki anın çocuğudur," diye bir deyişi vardır. Ve Sufizm'in büyük şairi ve öğretmeni Mevlâna Celâleddin Rumi şöyle der: "Geçmiş ve gelecek Tanrı'yı bizim gözümüzden saklar; her ikisini de ateşe atıp yakın."
On üçüncü yüzyılın spiritüel öğretmeni Üstat Eckhart tüm bunları çok anlamlı özetlemiştir: "Zaman, ışığın bize erişmesini engelleyen yegane şeydir. Tanrı ile aramızda zamandan daha büyük bir engel yoktur."


Kaynak: Bu sayfa, Eckhart Tolle'nin kitaplarından alıntılar içerir.