Booking.com

Bilinçaltının 20 Gizemli İşlevi



1- Bütün anıları depolar. Hiçbir şeyi silmez. Ana rahminden ölene kadar… Geçici olan ve geçici olmayan her şeyi kaydeder. 0–7 yaş arasında kritik akıl faaliyette olmadığı için her şey doğrudan bilinçaltına kaydedilir, doğru-yanlış, güzel-çirkin, ahlaklı-ahlaksız ayrımı olmadan… Kayıt anında anlamsız olsa bile ilerleyen dönemlerde kaydedilene, yaşantılar sonucu bir anlam yüklenir ve bu anlama göre kişinin tepki vermesi sağlanır.
2- İlişkilendirmeler, genellemeler yapar. Benzer şeyler ve düşünceler arasında bağlantılar kurar ve hemen öğrenir. Bu özellik çoğu zaman kişiyi zor durumda bırakır. Örneğin belli bir köpek yüzünden gerçekleşen korku yaşantısını bütün köpeklere genelleyerek bir fobi yaratabilir. Bir başka örnek: bahar aylarında acı bir kayıp yaşayan kişinin bilinçaltı bu acı ile baharı birbirine bağlayarak kişiye yıllarca süren bir döngüsel depresyon yaşatabilir. Çoğu zaman insanlar yıllar önce olan o olayı unutmuş olsalar bile bilinçaltı unutmaz.
3- Tüm anıları organize eder. Bunun için de zaman çizgisini kullanır. Bilinçaltı geçmiş, şimdi ve gelecek zamanı farklı yerlere kodlar. Örneğin geçmiş zaman, bazıları için arkada, bazıları içinse sağ veya sol yanda olabilir. Gelecek ise önünde uzanmış olabilir. Özellikle geçmiş ile ilgili hatıraların kodlandığı yer yaşanan birçok problemin kaynağı teşkil eder.
4- Çözümlenmemiş, olumsuz duygu yüklü anıları bastırır. Amacı kişiyi korumaktır. Yine de baskılanmış bu anılar ile ilgili semptomlar yaratmaktan da geri kalmaz. Örneğin kişinin yaşadığı taciz olayını bastırır ama kişinin kirlenmişlik hissini temizlik takıntısı ile dışa vurur. Bunu klasik bir obsesif-kompülsif durum olarak görürseniz tedavi şansınız kalmaz. Bu davranışı baskılasanız bile ya bir süre sonra yeniden ortaya çıkar ya da şekil değiştirir.
5- Bastırılmış anıları çözüm için sunar. Bir davranışın neden yapıldığını açıklamak ve “sahibini” korumak için bunu yapar. Ama sunduğu anının, o davranışla ilgili olması gerekmez. Sadece mantığınıza yatması ve o duygusal tepki için “sahibine” hak vermeniz yeterlidir.
6- Bedeni işletir. Bunun için detaylı bir planı vardır: Vücudun şimdiki halinin ve mükemmel sağlığın planına sahiptir. Bu nedenle bilinçaltının yarattığı psikosomatik rahatsızlıkları yine bilinçaltının yardımıyla gidermek mümkündür. Bazen bunu kendisi de yapar. Örneğin sınav kaygısı yüksek bir öğrencinin bilinçaltı kaygıyı yaratan sınavdan sahibini korumak için bağırsak sistemini bozabilir, o geceyi acilde baygın geçirtebilir, elleri ayakları, sanki sinir ucu iltihaplanması varmış gibi tutmaz olabilir vs. Ve sınav saati gelip geçtiğinde sahibini tekrar eski haline getirebilir. Aynı zamanda Yüksek Benliğin işleyişini kontrol eder.
7- Bedeni korur. Bedenin bütünlüğünü korur. Hücre düzeyinden sistemlere, sistemlerin uyumlu çalışmasına kadar bütün bedenin işleyişini bir an bile bırakmaksızın kontrol eder. Siz nefes almayı unutabilirsiniz ama o unutmaz.
8- Duyguların hâkimidir. Bilinçaltı tüm duygularımızın kaynağı ve yerleştiği yerdir. İnsan duygudan bir an bile çıkamaz. Bir duygu durumundan bir başkasına geçer ve bütün davranışların altında duygular vardır. Bilinçaltı olaylar ve duygular arasında bağlantılar kurar. Kurulan bu bağlantılar ve yüklenen anlamlar davranışlarımızın gerçek sebepleridir. Bir davranışı değiştirmek için ona yüklenmiş anlamı göz ardı eden yaklaşımlar, bilinçaltı karşısında yetersiz kalmaktır. Örneğin eğer sigaraya kendine güven gibi bir anlam yüklenmişse, bu anlamı yükleyebileceği yeni bir davranış seçeneği sunmazsanız sigarayı bırakmanıza izin vermez. Bulunan davranış seçeneğinin de en az sigara kadar kolay ulaşılabilir olması gerekir.
9- Son derece ahlaklıdır. Size öğretilen ve içinde yetiştirildiğiniz ahlaksal yapıya sıkı sıkıya bağlıdır. Tersi davranışlarda yaşanan suçluluk duygusu bazen bir ömür boyu sürer. Bu kez de bilinçaltı kişiyi cezalandıracak bir hastalık veya bir mahrumiyet yaratabilir.
10- Hizmet etmekten hoşlanır, gerçekleştirmek için net ifadelere ihtiyaç duyar. Bilinçaltı sahibi ne isterse sahibine onu verir. Yalnız bilinçaltı çok istediğimiz veya hiç istemediğimiz şeylere, yani iyi konsantre olduğumuz şeylere ulaşmamızı çabuklaştırır. Bundan dolayı Hipnozda kişi hep olumlu olana, istenen duruma yönlendirilir.
11- İstenene ulaşılması için kaynaklar üretir, muhafaza eder, dağıtım yapar ve “enerji” iletir. İsteme noktasında dikkatli olmak gerekir. Sürekli ölmek istediğini söyleyen biri, sonunda bilinçaltını tedavisi çok zor ya da imkânsız bir hastalık yaratmaya itebilir.
12- Negatif olanı doğrudan işleme koymaz. Konuşma dilindeki olumsuzluk eklerini algılamaz. Örneğin “artık korkmak istemiyorum” sözünün bilinçaltı için doğru versiyonu şu soruya verilen cevapta saklıdır: “Korku duygusu yerine hangi duyguyu yaşamak isterdin?”
13- Bilinçaltınıza ne ekilirse onu biçersiniz. Özellikle çocukluk döneminde çevre kişiye nasıl davranmış ise bilinçaltı bunları benimser. Kişiye ve kişinin çevresine aynı davranışları yansıtır. Bu nedenle birçok insan anne ve babaları gibi olmayacaklarını bilinçli tercihleri olarak dile getirseler bile, yaşları ilerledikçe anne ve babalarına benzerler. Bilinçaltı kendini nasıl algılıyorsa kişinin davranışlarını da bu algılar doğrultusunda belirler. Bilinçaltı algılar hipnoz ile değiştirildiğinde istenmeyen davranışlar da değişir. Kısacası bilinçaltınız ne ise davranışlarınız da o olma durumundadır.
14- Tüm algıları gerçekleştirir ve kontrol eder. Bunlar alışılmış, olağan algılar olabildiği gibi telepatik algılar da olabilir. Örneğin uzaktaki bir sevdiğinizi sebepsiz düşünmeye başladığınızda o kişiden bir telefon alabilirsiniz. Ya da bir rüya ile olabilir bu… Bu algıları alır ve onları bilinçli zihne gönderir.
15- İçgüdülerden sorumludur ve alışkanlıklar üretir. Alışkanlıklar aslında üçe ayrılabilir: İyi, kötü ve günlük alışkanlıklarımız. Bunların kontrolü tamamen bilinçaltındadır. Bilinçli olarak yapmaya başladığınız bir davranışa, bilinçaltı bir duygu yükleyerek kaydeder ve davranış tamamen onun kontrolüne geçer. Bu nedenle bu derinlikteki sigara alışkanlığınızı bırakamazsınız… Bıraktıktan bir süre sonra geri dönüşler olur.
16- Bir davranış yer edene kadar tekrarlamaya ihtiyaç duyar. Bir kez yer ettikten sonra da davranışı bırakmaz. Çünkü değişimden ve yenilikten nefret eder. Geçmişteki duygu, düşünce ve davranışlarını değiştirmeyi sevmez. Geçmişteki olaylara verdiği tepkileri, yeni olay ve durumlar farklı olsa da sürdürür. Bu da aslında sahibini sıkıntıya sokar. Örneğin çocukken büyüklerin yanında bir davranıştan dolayı birkaç kez yüzü kızaran biri, artık istemese de her otoriteyi temsil eden insanların karşısında aynı durumu yaşatabilir. Bilinçaltı değişim yönünde tembeldir. Bir kez doğru olduğunu kabul ettiği bir inanç edindikten sonra o inancı destekleyen bilgiler dışındakilere karşı kendini kapatır. Zaten bu nedenle “sokma akıl yedi adım gitmez” der atalarımız. Yani nasihatin çoğunlukla işe yaramamasının sebebi budur.
17- Bilinçaltı oldukça inatçı, ısrarcı ve sabırsızdır. İhtiyaçları karşılanana kadar bir bebek bıkmadan ağlar.
18- Durmaksızın daha fazlasını aramaya programlanmıştır. Her zaman keşfedecek daha fazlası vardır. Bilinçaltı çocuk merakıyla 7 gün 24 saat durmadan çalışır.
19- En iyi şekilde bir bütün olarak çalışır. İşlev için bölümlere ihtiyaç duymaz.
20- En az çaba ilkesiyle işlevini yerine getirir. En az dirençli yolu izler. En az çabadan kasıt, işlevini yerine getirirken gerektiği kadar enerji ve zaman kullanımıdır. Ne daha az ne daha çok…

ALINTIDIR

Denge - Yaşamın Dengesi




İnsanın kendini, yaşamı, varoluşunu sorguladığı, sorularına “hızlı” yanıtlar aradığı, modern çağın mekanik ihtiyaçlarının ve üretiminin yanı sıra tüm bunların “neden?” ve ne için?” yapıldığı ve “olduğu”nun sorgulandığı bir dönemdeyiz. Bu konuların artık sadece felsefe sohbetlerinde değil, günlük hayatın içinde, iş yaşamında, okullarda konuşulur, tartışılır olduğuna hepimiz şahit oluyoruz.

Doğu toplumları bu soruları sufizm gibi mistik, ruhsal bakış açılarıyla cevaplamaya çalışırken, batı toplumları ise “yönetim bilimi”, “kişisel gelişim” gibi isimlerle ortaya çıkardıkları sistematize edilmiş anlayışlarla cevaplamaya çalıştılar. İnsanlığın bu arayışı ve aslında gelişimi nedeniyle olsa gerek ki; doğu toplumlarının mistik ruhsal gelişim anlayışı ile batı toplumunun sistematik yönetim ve gelişim anlayışı tek başlarına insanların ihtiyaçlarını karşılayamaz, sorularını yanıtlayamaz oldu. Yani; insan aklı ve kalbi ayrı ayrı varlıklarını sürdürmeye ve ispat etmeye çalıştılar. Bu sanki insanın sağ yarısı ile sol yarısının ayrı ayrı hayat bulma çabası gibiydi. Şimdi insanın ayağa kalkmasını ve yürümesini sağlamak üzere aklı ve kalbini temsil eden bu iki yarının biraraya gelmek istediği, bütünleşmek istediği bir zamandayız. Her dönemde olduğu gibi insanlık yeni bir yol dönemecinde, değişme / dönüşme ve yeni yollar seçme zamanındadır belki de.


Peki insan kendini nasıl BİRleştirebilir?

Şimdiye kadar ki tüm zamanlardan farklı olarak şu an neler yaparsa bu bütünlüğü oluşturabilir?

ortaya çıkan bu insan yeni bir insan modeli olsaydı ve hep beraber onu tasarlayıp var edecek olanlar bizler olsaydık, ona ne tür özellikler, nitelikler ve yetenekler verirdik?

Gözleri nasıl bakar, kendine neler söyler, tüm bu değişimden nasıl etkilenirdi?

Çevresini içinde bulunduğu toplumu ve dünyayı nasıl etkilerdi?

Ne tür davranışlar sergilerdi?

Bu değişim ve dönüşüm onun yaşamında nasıl bir anlam ifade ederdi?

İnsan tüm bunları NEDEN yapardı?…İnsanlık için değişim tabiki kaçınılmaz. Varoluşundan beri bireyler, toplumlar, sistemler daima değişmiş. Her değişim sürecinin ardından yeni ihtiyaçlar doğmuş. İnsan kendi tetiklediği değişime ayak uydurabilmek ve kendinin bir sonraki versiyonu için gerekli koşulları yine kendi kendine tasarlayıp dünya şartlarında yaşanılır, inanılır tekniklere, yöntemlere, bilimsel keşiflere dönüştürmüş.

“Çözüm Odaklı Dönüşümsel Koçluk” yaklaşımı da, günümüzdeki; insanın “BİR”leşmek, ayağa kalkıp yürümek ihtiyacını son derece ustaca karşılayan, ruhsal keşiflerin, düşünsel düşlerin, somutlaşarak elle tutulur, gözle görülür, yaşanır, hissedilir dünyasal ürünlere dönüşmesinde olabildiğince etkili bir katalizör oldu.

Dönüşümsel koçluk ve konuşmalar; İnsanın -belki modernizmin de etkisiyle- çok derinlerde kalan değer ve inanç sistemlerini farkedip çözümlemesinde ve bu sayede gerçekçi düşlere dayalı amaçlar / hedefler belirleyerek, mutlaka o yönde adım atma, harekete geçme ve üretme isteği oluşturmada son derece etkili olan bir yaklaşımdır. Bunun en önemli ve asıl nedeni; bu yaklaşımla eğitilmiş Çözüm odaklı koçların yaptıkları dönüşümsel konuşmalarla tüm inisiyatifi kişinin kendi eline almasına, kendinin üretmesine, keşfetmesine ve kendi yol planını oluşturmasına ortam sağlama ve kişinin odağını o sınırlar içinde tutma ustalığına sahip olmalarındadır. Koç, yaşamı bir arkeolojik kazı alanı olan insanı o alanın sınırlarında tutan ve o alanı, eserlerin zarar görmemesi ve gözden kaçmaması için tüm detayların fark edilebileceği şekilde aydınlatandır. Çünkü;

“İnsan hayatta neye odaklanırsa mutlaka ondan sonuç alır” Dr. Marilyn Atkinson

2008 yılında, bu yaklaşımla henüz tanışmış ve yaşamaya çalışan biri olarak gelecekte bir zaman diliminde “Çözüm / Sonuç Odaklı Dönüşümsel Koçluk” anlayışının aileye, okullara, işyerlerine, siyasete, toplumun her birimine girmesini, bizlerin “kendimizi”, “gruplarımızı”, isteklerimizi, yaşamlarımızın ve her türlü eylemlerimizin anlamını/değerini keşfetmeyi, “Soru”nlarımıza bu anlayışla yaklaşarak cevapların tamamının aslında içinde var olduğu kendi içsel kütüphanelerimize ulaşabilmeyi ve böylece İNSAN potansiyelinin kapalı sandıklar ve tozlu raflar içinden çıkıp, her an ulaşabildiğimiz, avuçlarımızın içine yerleştiği günler düşledim. Yaşamın anlamını sorgulayan, kendini gerçekleştiren bireylerin biraraya gelerek oluşturduğu İNSAN kültürüne ve ruhuna sahip, her anını heyecanla, dinamizmle yaşayan, yaratan, üreten, her an keşfeden, yaşamı “tam ortasında” umutla coşkuyla yaşayan, tüm detaylarıyla ve incelikleriyle kendi elleriyle yarattıkları bireysellikleriyle meydana getirdikleri bir “BİRLİK” anlayışı içinde olan bir gençlik ve bir toplum kurguladım:

2020′li yıllar

Güler yüzlü insanlar, gençler var çevrede. Mutlu görünüyorlar. Oldukça dingin ancak dinamikler. Dışarıdalar. Başları ve omuzları dik. “yaşamın yükü, ağırlığı” kavramı anlamını yitirmiş, “yaşamın desteği” kavramı anlam bulmuş zihinlerinde. Öyle ki; bedenleriyle sırtlarına binmiş dünyanın ağırlığını sanki bertaraf etmişler ve uçarcasına adımlar atıyorlar. Oldukça hafiflemişler. Adeta yaşamla akıyorlar. Mizah yaşamlarının en önemli parçası olmuş. Tüm şehirde neşe hakim.

Her ne yapıyorlarsa, ona tutkuyla, heyecanla, istekle sarılıyorlar. Kendilerini, yaptıkları işlerle tanımlamıyorlar. İfadelerinde “ben mimarım, mühendisim, gazeteciyim, yöneticiyim…” cümlelerine rastlanmıyor. Bunların, sahip oldukları kimliklerden sadece bazıları olduğunun farkındalar. Her birinin ayrı ayrı özgün “BEN KİMİM?” tanımları var. Tüm kimliklerine yönelik gelecek resimleri var ve bunları neden yaptıklarını iyi biliyorlar. O resimlere giden yolda ellerinden gelenin en iyisini, en içten, en coşkulu ve en özdisiplinli şekilde yapıyorlar. Görev ya da sorumluluk kavramlarını unutmaya başlamışlar. Çünkü kimse onlara bunları vermiyor. Buna gerek kalmıyor. Görev veya sorumluluk olduğundan değil, herşeyi sadece istedikleri ve seçtikleri için yapıyorlar. Varoluşlarına, yaşama, dünyaya, topluma, yaşamda üstlendikleri tüm kimliklere dair ve tüm eylemlerine dair anlamları, değerleri keşfetmişler, anbean keşfetmekteler. Böylece yaşamlarının tüm inisiyatifi kendi ellerinde… Bunun da bilincindeler.

“Şuanda, şimdide”, geçmişten deneyimler anlamında yararlanarak, yüzleri geleceğe dönük yaşıyorlar.

Bu nedenle son derece yaratıcılar, son derece üretkenler, verimliler. Yeniden düşünmüşler ve anbean yeniden düşünmekteler.

?Nasıl dönüştüler?


Çözüm / sonuç odaklı dönüşümsel yaklaşımla, çevrelerine kalın duvarlar olarak ördükleri, “Canım sıkılıyor” “Yapacak ne var ki?” “Bu ülkede şartlar kötü, bir tek ben ne yapabilirim?” gibi düşünceleri, cümleleri yerini önce, duvarların olmadığının farkındalığına ve ardından da, “Ben tam olarak ne istiyorum, geleceğimle ilgili gözümün önünde canlanan resim neye benziyor?”, “Tüm bunları gerçekleştirmemin benim için değeri nedir?” “Peki ben bunları nasıl yapabilirim?” gibi soruları yanıtlayarak oluşturdukları özgür, gelecek resimlerine bıraktı. Artık onlar düşleyen, yeniden düşünen, motivasyonunu kendinden alan, yaratıcı, üretken ve tüm adımlarının anlamını bilen “lider” gençlere, bireylere dönüştüler; 
alıntıdır

KENDİNİZİ KÖTÜ HİSSETİĞİNİZDE RAHATLAMAK İÇİN KULLANACAĞINIZ 5 TAKTİK


Sabah işe geç kaldınız, gününüz berbat geçti, sıkıntıdan ve stresten patlamak üzeresiniz ve yatağınıza yattığınızda uyuyamıyorsunuz..!
Bu kabusa son verip keyfinizi yerine getirecek 5 taktikle yüzünüz gülecek…
Bir gününüzün diğerine uyması gerektiğini kim söylemiş? Salı günü yüzünüzde çiçekler açarken, çarşamba günü aynaya bile bakmak istemeyebilirsiniz. Unutayın ki, bu gibi durumları lehinize çevirmek elinizde. Gününüzün rezil olmasına izin vermeyin ve tavsiyelerimizi okuyun.

1) SIKINTIDAN PATLAMAK ÜZEREYKEN:

Öyle günler olur ki keşke hiç yaşamasaydım diye düşünürüz. Böyle bir durumda size önereceğimiz tekniğin çok işe yaradığını göreceksiniz. Kalp, vücudunuzun ritmini koruyan bir organdır. O sakin olduğunda vücudunuz ve aklınız sakinleşir. Önereceğimiz bu aktivite sadece bir dakikanızı alacak:
– Elinizi göğsünüzün sol tarafına koyun ve üç kez yavaş yavaş nefes alın.
– Yorgunluğu ve kızgınlığı üzerinizden atmak için sevdiğiniz birini düşünün.
– Düşüncelerinizi dağıtabilmek için 10 dakikalık bir yürüyüşe çıkın. Bu, kalp atış hızınızı yavaşlatacak ve sorunlannızı daha açık bir zihinle düşünebileceksiniz.

2) BİRİ SİZİ ÜZDÜĞÜNDE:

Kendinizi iyi ifade edemediğinizde kötü bir ruh hali içine girersiniz. Biri sizi üzdüğünde bunu ondan saklamayın. Ne hissettiğinizi dile getirin. Buna sandviç tekniği deniyor; önce pozitif bir şey söyleyin, ardından üzüldüğünüzü belirtin ve konuşmanızı pozitif herhangi bir şeyle sonlandırın.
Sizi üzen patronunuz olduğunda bunu uygulayamayabilirsiniz. Böyle bir durumda sinirinizi bozan şeyi bir arkadaşınıza ya da yakınınıza anlatın. Kendinizi ne kadar iyi hissedeceğinize şaşıracaksınız.

3) GÜN BOYUNCA KÖTÜ BİR RUH HALİ İÇİNDE OLDUĞUNUZDA:

Bir şey ya da biri sinirinize dokunduğunda bütün gününüz rezil olabilir. Sonrasında ise istemeden de olsa çevrenizdeki başka insanlara kötü davranmaya ve onları kırmaya başlayabilirsiniz. İşte böyle durumlarda aşağıdakileri yapmayı deneyin:
– Durumu puanlayın. Ne kadar sinirlendiğinize 1 ile 10 arasında bir puan verin.
– Daha farklı davranabilmeniz mümkün olur muydu diye düşünün.
– Durumu nasıl daha iyi bir hale getirebileceğinizi düşünün. Arkasından da yaşananların bir daha tekrarlanmaması için olayları kafanızda tartın.
– Başka insanların duygularını kontrol edemeyeceğinizi kabullenin.
– Unutmayın ki, problemlere bakışınız sonrasında olacakları ve bütün hayatınızı derinden etkiler.

4) STRESTEN ÇOK BUNALDIĞINIZDA:

Konuşmayın, parmak uçlarınızı kullanın! Parmak uçlarınızla küçük darbeler gerçekleştirmeniz vücudunuzdaki enerji akışını dengeler. Uzmanlar bu tekniğe duygusal akupunktur adını veriyorlar. Gözlerinizin üzerine orta parmağınızın ucuyla hafifçe 5 kez vurun. Sonrasında köprücük kemiği ile kaburganızın birleştiği yerlere aynı vuruşları tekrarlayın. İşlemi göğüs kafesiniz ile tamamlayın. Bu enerji noktalarına parmak uçlarınızla masaj yapmak sizi rahatlatacaktır.

5) KAFANIZDAKİ DÜŞÜNCELER YÜZÜNDEN UYUYAMADIĞINIZDA:

Yatakta dönüp durmak yerine sırt üstü pozisyona gelin, çenenizi gövdenizle aynı hizaya getirip tavana bakın. Bacaklarınızı iyice gerin ve kollarınızı düzgünce vücudunuzun yanına koyun.
Parmak uçlarınızdan başlayarak vücudunuzun her noktasını hissetmeye çalışın. Vücudunuzdaki tüm kasları rahatlatırken düzenli bir şekilde nefes almaya çalışın. Gözlerinizi kapatın, bu arada dişlerinizi sıkmamaya dikkat edin. 10 defa derin nefes alıp verin.
Bu şekilde önce vücudunuza sonra nefesinize odaklanarak zihninizi boşaltmanız mümkündür. Yarım saatte uykuya dalacağınızdan emin olabilirsiniz.
*alıntıdır

Hayatımıza bahar temizliği...

Bahara daha enerjik başlamak ister misiniz?
Enerjinizi tüketen durumları hayatınızdan çıkarmadan, bu durumları iyileştirmeden temiz bir başlangıç yapamazsınız.

​Peki nedir yeni başlangıçlar ve yeni kararlar almamıza engel, enerjimizi tüketen bu durumlar?
• Kendimize verdiğimiz fakat bir türlü tutamadığımız sözler
• Kullanmadığınız halde evinizde işinizde bulundurduğunuz her türlü materyaller, her sene seneye giyerim diye saklayıp hiç kullanmadığımız halde dolabımızda tuttuğumuz kıyafetler
• Görüşmek istemediğiniz halde ayıp olur düşüncesiyle iletişim halinde olduğunuz herkes
• Geçmişinizde affedemediğiniz, hala kavga halinde olduğunuz aile fertleri ve diğer kişiler
• Evinizde sizi bekleyen fakat bir türlü vakit bulamadığınız için tamamlayamadığınız işler
• İstemeyerek giriştiğiniz her türlü iş ve projeler
• Sevmediğiniz ve size pazartesi sendromları yaşatan işiniz
• Her türlü dağınıklık
• Yarın yaparım diye sürekli ertelediğiniz idealler
• Yapamadığınızı başaramadığınızı düşündüğünüz her şey
• Tutamadığınız sözler
• Keşke diyerek hayıflandığınız her şey
• Vermek isteyip veremediğiniz cevaplar
• Cevaplamadığınız her türlü mailler
• Tamamlanmamış ötelediğiniz ertelediğiniz ve sizi yiyip bitiren her şey
• Sağlığınızla ilgili aldığınız ama bir türlü uygulayamadığınız kararlarınız (Pazartesi diyete başlayacağım spor yapacağım …)





Hiç kimse geriye gidip yeni bir başlangıç yapamaz ama bugün her şeye bir SON verip ‘Yeni’ den başlayabilir.

O halde hemen şimdi kendiniz için güzel şeyler yapın. Bahara tazelenmiş, daha hafif, daha enerjik bir başlangıç yapmak için enerjimizi tüketen durumların listesini yapıp bu durumları iyileştirin.
Hayatınızdaki tüm fazlalıkları ihtiyaç sahipleriyle paylaşın. Dolabınızda bekleyen fazla kıyafetleri, ayakkabıları, buzdolabındaki fazla yiyecekleri …
Telefon rehberinizdeki gereksiz bekleyen isimleri, arkadaş listenizi yeniden gözden geçirin, atıl duran her şeyi temizleyin bugün. 
Sizi yoran, size bıkkınlık veren her şeyi çıkarın hayatınızdan…


Hatırlayın ‘Eskileri atmadan Yenilere yer açılmaz’ …


alıntıdır

Bilinçaltını Anlama ve Temizleme çalışmaları




Bilinçaltını anlamak için çalışma ilkelerini, bilinçaltı yasalarını ve bunları hazırlayan içsel dinamikleri bilmek gerekir.
Bilinçaltını bir bilgisayarın hard diski olarak düşünebiliriz. Ekranda görülenler sizin gerçeğiniz veya yaşantınızdır. Yani bilinçaltınızdaki olumlu, olumsuz inançlarınızın hayatımıza yansımalarıdır.
Nasıl bir bilgisayar programında direkt emir şeklinde komutlar veriliyor ise bilinçaltımız da komutlarımızı alır ve gerçekliğimize uyarlar.




Başaramayacağımıza inanıyorsak başaramayız. Değişeceğimize inanıyor isek değişiriz. Mali, malı şeklindeki ifadeler bilinçaltımızda mulaklık yaratır. Örneğin sigara içmemeliyim dedikçe sigara içmek isteriz. Çok yememeliyim dedikçe yemek isteriz. Size sakın kırmızı bir mercedes düşünmeyin veya şu an annenizi düşünmemelisiniz diyecek olursam her ikisi de akınıza gelecektir. Korkmayın diyecek olursam o ana kadar böyle bir duygu taşımasanız bile korkmaya başlarsınız. Bilinçaltımıza ne istediğimizden emin olarak, net ve şimdiki zaman üzerinden komutlar vermeliyiz. Geleceğe yönelik ifadeler istediklerimizin bir şekilde ötelenip, gerçekleşmesine engel olur.

“Aklınız neyi kabul edip inanıyorsa, onu gerçekleştirebilir” der. Napoleon Hill’

Evren yasalarla yönetilir. Bilinçaltlarımız da tıpkı evren gibi yasalarla yönetilir. Bilinçaltımızın yasası inanç yasasıdır. Bilinçli aklınızın kavrayıp, bilinçaltınızın inandığı şeyler gerçekleşir. Böylesine büyük bir güce sahip olduğumuzun çoğu zaman farkında değilizdir.


Bilincimizin gücünü bir fikri kavramak için, bilinçaltımızın gücünü ise sonuca ulaşmak için kullanırız. Birçok kişi bunun tersini yapar. Bilinçlerini neticeye ulaşmak için kullanırlar, bu da genellikle stres ve endişe yaratır. Bu durum bilinç gücümüzle, bilinç altı gücümüzün kullanımındaki farktır. Örneğin bir bayan danışanım içinde bulunduğu gerçekliği kendisinin yarattığına inanmıyordu. Evlenmek istiyordu ancak karşısına uygun kişinin çıkmamasından ve birlikteliklerinin kısa sürede bitmesinden yakınıyordu. Bilinç üstü seviyede bir hayat arkadaşı istiyordu ve kendince uygun standartları belirlemişti. Yaptığım çalışmalarda fark ettik ki ! bilinçaltı seviyede evliliğin özgürlüğünü kısıtlayacağı inancı, çevresinde gördüğü mutsuz evlilikler ve kendisinin de böyle olabileceği korkusu, karşısına daha iyi biri çıktığında evliliğinin bu birlikteliğine engel olacağı endişesi taşımaktaydı. Bu kadar yoğun bilinçaltı dinamikleri ile isteğine ulaşması mümkün değildi. Bir ipi düşünelim iki tarafından aynı anda iki kişi çekiyor. İpin gerilmesi gibi kişide gerginleşir.


Bilinçaltımız mıknatıs gibidir. Kendi inançlarını yansıtan şeyleri çeker. Bilinçaltımızda belli bir inanç varsa, bilinçaltımız bu inanca uygun titreşimler yaratır ve bunu yansıtan veya buna uyan olayları ve insanları kendine çeker. Buna son dönemlerde adı çokça duyulan çekim yasası denmektedir. Yerçekimi yasasının varlığının kesin olması gibi çekim yasasının varlığı da kesindir. Eğer bilinçaltınız yaşamınızın zor geçeceğine inanırsa, gerçekten yaşamınız zor olacaktır. Karşılaşacağınız olaylar ve insanlar hayatımızı zorlaştıracaktır. Eğer bilinçaltımız paranın zor kazanılacağına inanırsa, para zor kazanılır. Karşınıza çıkan fırsatlar para kazanmak için insan üstü çaba göstermeniz gerekenler olacaktır. Sizin gerçeğinizi yaratan inancın ne olduğuna siz karar veremezsiniz, bilinçaltınız verir.

İstemediğimiz bir durum karşısında bu durumu hazırlayan içsel sebepler ne olabilir ? Bu durum çoğu zaman bilinçaltı korkularımızın bir sonucudur.
Birçok insan kendini sık sık aynı senaryonun içinde bulur. Ne yaparlarsa yapsınlar aynı sorunlarla karşılaşırlar. Böyle bir durumda dışsal şartları değiştirmek yerine içimizdeki bilinçaltımızdaki engelleyici inançlarımızı değiştirmek, korkularımızla uyumlanıp, onların varlığını kabul edip, bu korku dinamiğinin ikincil çıkarlarına saygı duyup, kişiye daha fazla fayda sağlayan, olumsuzluk taşımayan, mutluluk, huzur ve sağlık veren sevgi enerjisine dönüştürmek gerekir. Bu şekilde bilinçaltımız yeniden programlanır. Bilinçaltı virüslerimizin farkına varıp olumlama çalışmaları ile temizlemeliyiz.

Bilinçaltımız sezgilerimiz aracılığıyla bizimle konuşur. Bilinçaltımızdan rehberlik veya yardım istediğimizde, bir dürtü, ilham veya önsezi hissederiz. Bilinçaltımızı programlarsak, rüyalar şeklinde cevaplar da alabiliriz. Sezgisel olarak, bir mesaj olduğunu anlarız.

Hayatınızda bir şeyi gerçekleştirmek istiyorsak önce kavramak yani ne istediğimizi tam olarak tespit etmek, sonra olmuş gibi inanmak ve daha sonra da bunun için şükretmek gerekir. Kendiniz için olmasını istediğiniz şeyi bir yere yazın. Bilgisayarınızdaki ekran koruyucuya, cep telefonunuzun açılış mesajına, veya gün içinde sıkça görebileceğiniz bir yerlere koyun. Her gece, aynı yaratıcı imgelemeyi düşünün, gördüklerinizi görün, duyduklarınızı duyun ve hissettiklerinizi hissedin… istediğiniz yerlerde değişikliklerinizi yapın. İstediğiniz şeyin gerçekleşeceğine güvenin…


BİLİNÇALTI PROGRAMLAMA ARACI (ONAMALAR)

Bilinçaltımızı, yeniden programlamanın en temel yollarından biri onamadır.

Onama; basitçe bilinçaltımıza yerleştirmek istediğimiz hedeflerimizi veya yeni inançlarımızı tekrarlama sürecidir. Bu süreç, söylem bilinçaltına yerleşinceye kadar devam etmelidir. Bazı onama yöntemleri;

• Kendi onamalarınızı yüksek sesle veya zihnen tekrarlamak,

• Onamalarımızı yazmak,

• Kayıt ettiğiniz kendinden telkin bantlarını dinlemek

• Olmak istediğiniz kişi gibi davranmak, (hayran olduğunuz bir kişi yerine kendinizi koymak ve onun gibi davranmak )


• Kitap ve makaleler okumak


Hayattan şikayet ettiğinizde bilinçaltımız şikayet ettiğiniz hayatı size vermek için talimatlarınızı sadakatle yerine getirir. Ne söylediğimize ,özellikle ‘tekrar ,tekrar’ söylediklerimize dikkat edelim.


Bilinçaltı virüs programınızı çalıştırmadığınızda dışarıdan gelen olumsuz telkinlerin etkisi altında kalabilirsiniz. Her gün arkadaşlarınızdan çok gülersek çok ağlayacağımızı, çocuğu olanın derdi olduğunu, paramız olunca düşmanlarımızın çok olacağını, hayatın zor olduğunu vs.. duyuyorsunuzdur. Devamlı dinleyince bilinçaltımız onun doğru olduğuna inanmaya başlar sonra da (çekim yasasından ötürü) gerçekliğinizde onun doğru olduğunu görürsünüz.


Kendimize verebileceğimiz telkin örnekleri ; her gün, her şekilde daha iyi oluyorum, her şey bana kolay ve zahmetsizce geliyor, sevgi ile dolu, neşe saçan bir varlığım, keyif aldığım her şey şimdi burada, hayatımın patronu benim, ihtiyacım olan her şey zaten bende var, hepimiz için bolluk var, sonsuz zenginlikler şimdi hayatıma özgürce akıyor, daha çok verdikçe daha çok aldıkça daha mutlu hissediyorum,


Bu onamaları uyurken veya yataktan kalkmadan önce yazabilir, okuyabilir veya kaydedip dinleyebilirsiniz.


Onamada başarının anahtarı tekrardır. Bilinçaltımız kaslarımız gibidir. Onu istediğiniz şeylerle onamanız gerekir. Onamaları her gün yapmakta tembellik ederseniz, onu sizin yerinize başkaları yapacak, sonuçlar da her zaman sizin istediğiniz gibi olmayacaktır


Gandi derki “Söylediklerinize dikkat edin, düşünceleriniz olabilir. Düşüncelerinize dikkat edin, davranışlarınız olabilir. Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklarınız olabilir. Alışkanlıklarınıza dikkat edin kaderiniz olabilir.”


BİLİNÇALTI ONAMA MEDİTASYONLARI:




Belli başlı korkularımız; değersizlik, güvensizlik, parasızlık, yalnızlık, başarısızlık, esir olma, suçlanma, acı çekme, dışlanma, çaresizlik, ayrılık, aşağılanma, güçsüzlük, yokluk, kaybetme, yetersizlik, yok olma, hastalık, incitilme, sevilmeme, reddedilme, acizlik, terk edilme, onaylanmama … korkusu

Korku enerjisini sevgi enerjisine dönüştürmek gerekir.


Bilinçaltı Onama Örnekleri


Benim………..……….korkum var.


Ben…………..………..korkumu kabul ediyorum.


Ben…………..………..korkumu şu anda sevgiye dönüştürmeye niyet ettim.


Ben…………..………..korkumu seviyorum.


Ben…………..………..korkumu sevgiyle gönderiyorum.


Olumlaması


Ben……………………yım.


Ben her halimle…………………olduğumu biliyor ve inanıyorum


Ben her halimle…………………….. olduğumu kabul ediyorum.


Ben her halimle ……………………olduğum için kendimi takdir ediyorum.


Ben her halimle……………………..olduğum için şükrediyorum


DEĞERSİZLİK


Benim………..(değersizlik)……….korkum var.


Ben…………..(değersizlik)………..korkumu kabul ediyorum.


Ben…………..(değersizlik)………..korkumu şu anda sevgiye dönüştürmeye niyet ettim.


Ben…………..(değersizlik)………..korkumu seviyorum.


Ben…………..(değersizlik)………..korkumu sevgiyle gönderiyorum.






Ben yalnız ve tek başıma çok değerliyim.


Ben yalnız ve tek başıma çok değerli olduğumu biliyor ve inanıyorum


Ben yalnız ve tek başıma çok degerli olduğumu kabul ediyorum.


Ben yalnız ve tek başım çok degerli olduğum için kendimi takdir ediyorum.


Ben yalnız ve tek başıma çok degerli olduğum için şükrediyorm.

Ben her halimle çok değerliyim.

Ben her halimle çok değerli olduğumu biliyor ve inanıyorum.

Ben her halimle çok değerli olduğumu kabul ediyorum.

Ben her halimle çok değerli olduğum için kendimi takdir ediyorum.

Ben her halimle çok değerli olduğum için şükrediyorum.

Ben kendime değer veriyorum.

Ben kendime olduğum gibi değer veriyorum.

Ben herkese değer veriyorum.

Ben herkese olduğu gibi değer veriyorum.

Ben herkesin olduğu gibi olmasına izin veriyorum

Ben kendime değer veriyorum.

Ben kendime olduğum gibi değer veriyorum.

Ben herkese değer veriyorum.

Ben herkese olduğu gibi değer veriyorum.

Ben herkesin olduğu gibi olmasına izin veriyorum

Ben kendi değerime sahip çıkıyorum.

Ben kendi değerime sahip çıktığımı biliyor ve inanıyorum.

Ben kendi değerime sahip çıktığımı kabul ediyorum.

Ben kendi değerime sahip çıktığım için kendi mi takdir ediyorum.

Ben kendi değerime sahip çıktığım için şükrediyorum.

Kendi gerçeğimi sevgiyle yaratıyorum.

Ben içimdeki değere ulaşıyorum.

Kalbinizden çıkaracağınız en güzel pembeliği çıkarın, pembe ışıklar,

Pembe tüller..korkunuzun karanlığını pembelik içinde yok edin.

Şu an korku enerjisinin sevgi enerjinse dönüştüğü çok değerli bir an

Bilinçaltımız aynı zamanda duygularımıza ve hislerimize renkler verebilir. Genelde çalışmalarımda insanlar olumsuz hisleri koyu, karanlık renkler ile tarif ederler. Pembe evrende sevgi rengini temsil eder. İnsanlar bu rengin yanında karamsar düşünmezler. Kendi içinde olumlu, iyileştirici bir enerjiye sahiptir. Beş duyumuzla algılarımızın da ötesinde çok farklı titreşimlere sahip pembe renkler vardır. Bilinçaltı onama çalışmalarında da pembe renk kullanılır.

SEVGİ

Ben kendimi seviyorum.

Ben kendimi olduğum gibi seviyorum.

Ben kendimin olduğu gibi olmasına izin veriyorum.

Ben herkes seviyorum.

Ben herkesi olduğu gibi seviyorum.

Ben herkesin olduğu gibi olmasına izin veriyorum.

BOLLUK

Evren bolluk içinde.

Evrenin bolluğu bana akıyor.
Para bana çoğalarak geliyor.

İhtiyacım olan her şeyi ihtiyacım olduğu anda evren bana verir.

Ben çok parayı hak ediyorum.

Ben çok paraya layığım.

BEREKET-BOLLUK

Evrenin bana vermek istediği tüm bolluk ve bereketi ayırım yapmaksızın olduğu gibi kabul ediyor ve istiyorum.

Bu bilinç ve sorumlulukla onu paylaşmak için elimden geleni yapacağım.

Çok parayı hak ediyorum.Çok paraya layığım.

Ben MUTLUYUM.

Ben SAĞLIKLIYIM

Ben HUZURLUYUM.

Ben GÜÇLÜYÜM.

Ben BAŞARILIYIM.

Ben GÜVENDEYİM.

Ben ÖZGÜRÜM.

Ben DEĞERLİYİM

Ben YETERLİYİM

GÜÇSÜZLÜK

Benim güçsüzlük korkum var.

Ben güçsüzlük korkumu kabul ediyorum.

Ben her halimle çok güçlü olduğumu biliyor ve inanıyorum.

Ben her halimle çok güçlü olduğumu kabul ediyorum.

Ben her halimle çok güçlü olduğum için kBen güçsüzlük korkumu şu anda sevgiye dönüştürmeye niyet ettim.

Ben güçsüzlük korkumu seviyorum.

Ben güçsüzlük korkumu sevgiyle gönderiyorum.

Kalpten pembe ışık çıkarılır.

GÜÇ

Ben yalnız ve tek başıma çok güçlüyüm.

Ben yalnız ve tek başıma çok güçlü olduğumu biliyor ve inanıyorum

Ben yalnız ve tek başıma çok güçlü olduğumu kabul ediyorum.

Ben yalnız ve tek başım çok güçlü olduğum için kendimi takdir ediyorum.

Ben yalnız ve tek başıma çok güçlü olduğum için şükrediyorum.

Ben her halimle çok güçlüyümendimi takdir ediyorum.

Ben her halimle çok güçlü olduğum için şükrediyorum.

Ben kendi gücüme sahip çıkıyorum.

Ben kendi gücüme sahip çıktığımı biliyor ve inanıyorum.

Ben kendi gücüme sahip çıktığımı kabul ediyorum.

Ben kendi gücüme sahip çıktığım için kendi mi takdir ediyorum.

Ben kendi gücüme sahip çıktığım için şükrediyorum.

Kendi gerçeğimi sevgiyle yaratıyorum.

Ben içimdeki güce ulaşıyorum.

DEĞİŞİME GÜVEN

Gelecekte her şeyin iyi olduğunu bilerek güven ve huzurla ilerliyorum.

Geçmişi kolayca ve rahatça bırakıyorum.

Yeniyi sevinçle karşılıyor ve kabul ediyorum.

Evren güvende ben güvendeyim.

Ben kendimi tam olduğum halimle seviyor, beğeniyor, onaylıyorum.

Ben herkesi tam olduğu haliyle seviyor, beğeniyor, onaylıyorum.

Ben kendi hayat yolumu kendim açıyorum.

Ben kendi hayat yolumu kendim açtığımı blilyor ve inanıyorum.

Ben kendi hayat yolumu kendim açtığımı kabul ediyorum.

Ben kendi hayat yolumu kendim açtığım için kendimi takdir ediyorum.

Ben kendi hayat yolumu kendim açtığım için şükrediyorum.

Gerçekleşmesini istediğiniz hayalinizi bu şekilde imgeleyebilirsiniz.

GÜVENSİZLİK

Benim güvensizlik korkum var.

Ben güvensizlik korkumu kabul ediyorum.

Ben güvensizlik korkumu şu anda sevgiye dönüştürmeye niyet ettim.

Ben güvensizlik korkumu seviyorum.

Ben güvensizlik korkumu sevgiyle gönderiyorum.

Kalpten pembe ışık çıkarılır


GÜVEN


Ben yalnız ve tek başıma güvendeyim.

Ben yalnız ve tek başıma güvende olduğumu biliyor ve inanıyorum

Ben yalnız ve tek başıma güvende olduğumu kabul ediyorum.

Ben yalnız ve tek başım güvende olduğum için kendimi takdir ediyorum.

Ben yalnız ve tek başıma güvende olduğum için şükrediyorum.

Ben evrende güven içindeyim.

Ben herkese güveniyorum.

Bütün insanlar bana güveniyor.

Ben kendime güveniyorum.

Ben yaşamın akışına güveniyorum.

Ben güvendeyim.

Evren güvenli.

Evren beni seviyor,onaylıyor ve destekliyor.

(başarısızlık,başarı sevilmeme,sevgi,esaret,özgürlük…..)

BAĞIŞLAMA (AFFETME) MEDİTASYONU

Kendimize ve başkalarına karşı duyduğumuz; öfke, kızgınlık, kırgınlık, nefret, suçluluk… duygularımız enerjimizi tüketip, geleceğe umutla bakmamızı ve sağlıklı bir yaşam sürmemizi engeller. Bağışlamak geçmişin günümüz üzerindeki olumsuz etkisini ortadan kaldırır ve geleceğe umutla bakma özgürlüğünü verir. Ruhsal iyileşme sürecinin doğal bir ürünüdür. Geçmişten gelen olumsuz duygu yükünden özgürleşmektir. Bağışlamak hayatımızın en özgürleştirici ve zenginleştirici yatırımıdır.

BAŞKASINI BAĞIŞLAMA (Afettme): Bağışlamaya karar verdiğiniz ve niyet ettiğiniz kişinin görüntüsünü imgeleyin.Ona bakarak yüksek sesle tekrarlayın.

Ben seni bağışlamaya niyet ettim.

Ben seni kendi iyiliğim için bağışlıyorum.

Ben kendimi sevdiğim için seni bağşlıyorum.

Sana en güzel düşüncelerimi yolluyorum.

Seni serbest bırakıyorum.

Sen özgürsün.

Ben özgürüm.

Seni bağışlıyorum.

Seni seviyorum.

Kalbinizden çıkaracağınız pembe ışığı onun kalbine yolla ve yüzündeki değişimleri gözlemle.

KENDİNİ AFFETME: Kendi görüntünü imgele,gözünün önüne getir.Ona bakarak yüksek sesle

Yaşadığım ve yaptığım her şeyi seviyorum.

Tüm Yaşadıklarımı yaşanması gerektiği için yaşadım.

Yaşadığım ve yaptığım her şey için KENDİMİ ONAYLIYORUM.

Beni bir başkasının onaylaması gerekmiyor.

Ben kendimi onaylıyorum.

Ben kendimi seviyor,beğeniyor ve onaylıyorum.

Yaşadığım her şey benim kendi seçimim.

Verdiğim her karar benim kendi seçimim.

Ben tüm kararlarımı ve yaşadığım her şeyi onaylıyorum.

Ben kendimi onaylıyorum.

Ben kendimi bağışlıyorum.

Ben kendimi tümüyle seviyor ve takdir ediyorum.

Hayatı seviyorum.

Yaşamayı seviyorum.

Kalbinizden çıkaracağınız pembe sevgi ışığını kendi kalbinize yollayın.Işıklar gittikçe yüzünüzdeki değişimleri takip edebilirsiniz.

OLUMSUZ HUYLARI TEMİZLEME MEDİTASYONU:

ÖRNEK-İNATÇI

Ben ……….(inatçıyım.)….

Ben ……….(inatçı)……….olduğumu kabul ediyorum.

Ben………..(inatçılığımı)…sevgiye dönüştürmeye niyet ettim.

Ben………..(inatçılığımı)…seviyorum.

Kalpten pembe ışık çıkarılır.

*Meditasyonun gayesi bedenimizdeki korku enerjisini sevgi enerjisine dönüştürmektir.Günde 1 kere sizde var olan korkular için bu meditasyonu yüksek sesle yapabilirsiniz.

*Gün içinde korku duygusunun yükseldiğinin hissedilmesi durumunda önce derin bir nefes alıp verin.Ardından mümkünse yüksek sesle aşağıdaki cümleyi tekrarlayın.

Bu benim…………………..duygum.

Ben kendimi……………….duygum olduğum halimle seviyor ve kabul ediyorum


Odağımı,ruhsal gelişimim için,özgürce,kolayca ve sevgiyle yönlendiriyorum





Alıntıdır.

DOĞAL KEMOTERAPİ


Limon denince aklınıza sadece limon suyu ve vitamin C gelir. Oysa bilinen değerlerin dışında, özellikle dondurularak rendelenmiş limonunuz, limonun sadece suyunda bulunandan 5 veya 10 kat daha fazla vitamin içerir. ABD’nin National Post gazetesinin haberine göre: Dondurulmuş limon sayesinde hem yemeklerinize yeni bir lezzet katıyor hem de daha fazla vitamin alıyorsunuz .
Restoranlardaki çoğu bilinçli tüketiciler limonun tamamını kullanır veya tüketirler, hiç bir kısmını ziyan etmezler. Ziyan etmeden limonun tamamını nasıl kullanırsınız? Çok basit… Limonu (yıkayıp) buz dolabınızın buzluk bölümüne koyuyorsunuz. Donduktan sonra mutfak rendesini alıp limonun tamamını rendeleyebilirsiniz. Soymanız falan gerekmiyor. Rendelenmişini yemeklerinizin üzerine serpebilir, sebze salatasına, dondurmaya, çorbaya, makarnaya, makarna sosuna, suşiye, balık porsiyonlarına katabilirsiniz.
Yemeklerin tamamı, daha önce hiç tatmadığınız mükemmel bir lezzet kazanacaktır. Büyük olasılıkla, limon denince sadece limon suyu ve vitamin C aklınıza gelir.
Limonun tamamını kullanmanın, bir kısmını ziyan etmeyip yemeklerinize yeni bir lezzet katması dışında asıl avantajı nedir? Rendelenmiş limonunuz, limonun sadece suyunda bulunandan 5 veya 10 kat daha fazla vitamin içerir. Ve Ama bundan sonra, tüm limonu dondurmak gibi basit bir işlem sonrasında, onu rendeleyip yemeklerinizin üzerine serperek tüm besleyici özelliklerini kullanıyor olacak, yani daha sağlıklı besleniyor olacaksınız. Ayrıca rendelenmiş limonun dinçleştirici ve vücuttaki toksinleri giderici etkisinden yararlanacaksınız.
BÜTÜN LİMONU BUZLUĞA KOY
İşte bunun için limonunuzu buzluğa koyun, donsun ve her gün yemeklerinizin üzerine rendeleyin. Böylece, yiyecek ve içeceklerinizi daha leziz hale getirip daha sağlıklı ve uzun yaşamın anahtarını kullanıyor olun! İşte limonun gizemi budur! Geç bile olsa başlayın, hic olmamasından iyidir! Limonun sürpriz yararlarından faydalanın!
RENDELE YE, KANSERLİ HÜCRELER ÖLSÜN
Limon (Citrus) kanser hücrelerini öldüren mucizevi bir üründür. Kemoterapiden çok daha tesirlidir. Bunu nereden mi biliyoruz? Çünkü kendilerine yüksek kârlar sağlayacağını bildikleri için limon özütünün sentetik versiyonlarını üretmeye uğraşan laboratuvarlar var. İhtiyaç duyacağını düşündüğünüz dostlarınıza, limonun hastalık önleyici etkisi olduğunu duyurarak yardımcı olabilirsiniz.
Tadı hoştur ve kemo-terapinin korkunç etkilerini göstermez. Kemo-terapi ilaçları üretiminden fayda sağlayan multi-milyoner büyük şirketlerin çıkarlarını riske atmamak adına bu gizemin özenle saklı tutulduğu sürece ne kadar insanın öleceği bilinmez.
Bilindiği üzere, iki çeşit limon ağacı vardır. Limon ve misket limonu. (konu olan limondur, diğeri değil). Limon meyvesini farklı şekillerde tüketebilirsiniz. Pulpa’sı yenebilir. Sıkılarak suyu çıkarılabilir. Limonlu içecekler yapılabilir, dondurma vs..
UR, YUMRU, KİST, TÜMÖR
Limonun birçok vasfı sayılabilir ama en ilginci urlar, yumrular, kistler, tümörler üzerindeki etkisidir. Bu bitkinin her tür kansere iyileştirici etkisi kanıtlanmıştır. Ayrıca geniş spektrumlu anti-bakteriyel olarak iltihaplara, enfeksiyonlara ve mantara karşı kullanılır. Dahili parazit ve bağırsak kurtlarına karşı etkindir. Çok yüksek tansiyona karşı kan basıncını düzene sokar. Anti-depresandır. Strese ve asabi bozukluklara karşı iyi gelir.
Bu bilginin kaynağı ise çok etkileyicidir: Dünyanın en büyük ilaç üreticisi firmalarından biridir. Bu firmanın beyanına göre 1970’den beri 20’nin üzerinde yapılan laboratuvar testlerinde limon ekstrelerinin uygulanmasıyla; içlerinde kolon / kalın bağırsak, meme, prostat, akciğer ve pankreas da olmak üzere 12 kanser tipinde başarılı sonuçlar alınmıştır.
Limon ağacından elde edilen bileşiklerin, bütün dünyada kemo-terapide kullanılan Adiamycin ürününden 10 bin kat daha iyi olduğu saptanmış, kanser hücrelerinin gelişmesini yavaşlattığı gözlemlenmiştir. Daha da şaşırtıcı gözlem şudur ki: Limon özü kötü huylu kanser hücrelerini tahrip ederken sağlıklı hücrelere hiç zarar vermemektedir.
Dondurulmuş limonun faydaları
  • Dondurulmuş limon kanser hücrelerini öldüren harika bir meyvedir.
  • Kemoterapiden 10 bin kat daha fazla etkilidir.
  • Mantar Bakteri, enfeksiyon, iç parazitler ve kurtlara karşı etkilidir.
  • Yüksek tansiyonu düzenler. Sinir ve stresi azaltarak depresyonu engeller.
  • Kist ve Timörleri küçülterek yok eder. Dondurulmuş limonu tükettiğinizde vücudunuz size teşekkür edecektir.


  • alıntıdır

Aktaş: Depresyon beyin değil bağırsak hastalığıdır

Antidepresan kullanımına dikkat çeken Fitoterapi Uzmanı Dr. Ümit Aktaş, depresyon, stres, hâlsizlik, uykusuzluk, fazla kilo gibi şikayetlerin nedenlerini basın mensupları ile paylaştı.




"Mutluluk hormonu olarak bilinen serotoninin %95’i bağırsaklarda, %5’i beyinde yapılıyor" diyen Fitoterapist Aktaş, “Psikiyatristler neden hastaya antidepresan veriyor da ‘ev turşusu ye’ demiyor?” dedi. Depresyonda tek sorunun serotoninden kaynaklanmadığını aktaran Psikiyatrist Hatıloğlu ise probiyotiklerin tedaviyi destekleyici rolleri dışındaki yardımları tıbben kanıtlanmamıştır"diye konuştu.

Depresyonun beyin kimyası ile değil, vücudun ikinci beyni olarak nitelendirilen bağırsaklarla alakalı bir durum olduğunu söyleyen Bahçeşehir Üniversitesi Fitoterapi Eğitim Koordinatörü Dr. Ümit Aktaş’a göre, depresyondan korunmanın yolu, bağırsaklara yatırım yapmaktan, dolayısıyla bağırsaklardaki probiyotikleri artıracak beslenme şeklinden geçiyor.

Toplumda büyük bir mutsuzluk ve depresyon hali olduğunu belirten Fitoterapist Dr. Aktaş, depresyon, stres, hâlsizlik, uykusuzluk, fazla kilo gibi modern zamanlarla özdeşleşen sorunları “Mutluluk Kürleri” adlı kitabında irdeledi. Çok satanlar listesinde yer alan kitabında Aktaş özetle; mutlu, zinde ve dolu dolu yaşamın doğru bir beslenme modeli ile mümkün olabildiğini söylüyor, “Mutluluk sağlıkla, sağlık mutlulukla mümkündür” diyor. Yani Aktaş, bazı gıdaları “yiyerek”, bazılarını ise “yemeyerek” hem fiziksel sağlığın hem de mutluluğun yakalanacağı görüşünde.

“Mutlu bir yaşam için sadece beslenme yeterli değil ama her şeyin başı, beslenme” diyen Aktaş, bu tezini şöyle açıklıyor:

“Mutsuzluk veya depresyon denilince akla gelen ilk şey mutluluk hormonu olarak bilinen serotonin. Serotonin maddesinin %95’ini bağırsaklardaki probiyotikler, %5’ini ise beyin yapıyor. Bağırsaklar aynı zamanda bağışıklık sisteminin en önemli organı. Bağışıklık hücrelerinin % 70’i bağırsaklarda bulunuyor. Yani gerek bağışıklık sisteminde, gerekse depresyonda düzeltmemiz gereken ilk ve en temel şey beslenmedir.

“BESLENMEYİ DÜZELTMEDEN HİÇBİR ŞEYİ DÜZELTEMİYORSUNUZ”

Beslenme deyip geçmemek lazım; genetiğine müdahale edilmiş gıdalar, tarım ilaçları, hibrit tohumlar, fazla miktarda karbonhidrat, az miktarda yağ tüketmek gibi durumlar ruh halimizi fazlasıyla etkiliyor. Çünkü genetiğine müdahale edilmiş organizmalar, bizim de genetiğimize müdahale ediyor.

“ANTİDEPRESAN YAZMAK MODERNLİK DE, ‘TURŞU YE’ DEMEK ÇAĞ DIŞILIK MI?”

Örneğin; 2015’de yapılan bir çalışmayla, insan gen yapısında tam 143 tane yabancı gen bulundu, yani bize ait olmayan gen. Bakterilere ait bu genler besinlerle vücudumuza giriyor. O yüzden her şey beslenme ile düzelmez ama beslenmeyi düzeltmeden hiçbir şeyi düzeltemiyorsunuz. Nitekim bugün modern tıbbın düştüğü en büyük hata budur. Örneğin; serotoninin % 95’ini probiyotikler yapıyor dedik. O halde neden psikiyatristler hastalarına antidepresan veriyor da ‘ev turşusu ye’ demiyor. Antidepresan yazmak modernlik de, ‘turşu ye’ demek çağ dışılık mı? Asıl dikkat edilmesi gereken konu beslenme. İlaçlarla depresyon düzelseydi, son 50 yıl içinde Amerika’da depresyon 6 kat artmazdı.”

"DEPRESYONA NEDEN OLAN DİĞER FAKTÖRLER GÖZ ARDI EDİLMEMELİ"

Psikiyatrist Dr. Uğur Hatıloğlu ise Aktaş’ın antidepresanlar ve depresyon tedavisine yönelik tespitlerine karşı çıkıyor. “Türkiye’de ne yazık ki antidepresan kullanımı giderek artmaktadır” diyen ve depresyona yol açan diğer etkenlerin gözden kaçırılmaması gerektiğine vurgu yapan Dr. Hatıloğlu’nun görüşleri şöyle:

“Serotonin gibi nörotransmitterlerin (sinir hücreleri arasında iletişimi sağlayan kimyasal) 1960’lı ve 70’li yıllarda olduğu gibi beyinde azalması nedeniyle depresyona yol açtığına artık eskisi kadar inanılmamaktadır. Gerçek bir eksiklik olduğuna dair net kanıtlar yoktur. Yani sorun serotonin eksikliğinden değil, serotonin gibi nörotransmitterlerin reseptörlerle (hücre içine sinyal taşıyan protein) etkileşiminde bir bozukluk olduğu fikri günümüz çalışmalarınca ağır basmaktadır.

“SİNİR HÜCRELERİNİN İŞLEVLERİNDE BOZULMA GÖRÜLÜYOR”

Şimdilerde ise depresyon gelişiminde; normal miktarda nörotransmitter ve reseptör varlığında sinyal iletiminde bir yetersizlik olabileceği ve bu nedenle sinir hücrelerinin yaşamasını ve işlevini sağlıklı yapabilmesi için gerekli olan faktörlerin sekteye uğradığı düşünülmektedir. Tekrarlayıcı depresyonlarda ise beynin bazı bölgelerindeki sinir hücrelerinin boyutunda azalma veya işlevlerinde bozulma ile beyin hacminin azaldığı görüntüleme çalışmaları ile gösterilmektedir. Bu bilgilerin yanı sıra; serotonin, noradrenalin, dopamin dışında asetilkolin, GABA, glutamat, glisin gibi diğer nörotransmitterlerin de depresyona yol açtığı konusunda çalışmalar sürmektedir.”

“ANTİDEPRESANLARIN ETKİSİ BİLİMSEL ÇALIŞMALARDA DEFALARCA KANITLANDI”

Sağlıklı beslenmenin, sadece depresyon açısından değil, bedensel ve ruhsal olarak sağlığın devamlılığı açısından ele alınması gerektiğini dile getiren Hatıloğlu, “Probiotik, prebiotik ya da antimikrobiyal tedavilerin psikiyatrik rahatsızlıklarda ana tedavi olmaktan ziyade tedaviyi destekleyici rolleri dışında yardımları tıbben kanıtlanamamıştır. Antidepresanların ise doğru tanı ve doğru kullanım ışığında psikiyatrik rahatsızlıklarda tedavi edici olduğu bilimsel çalışmalarca defalarca kanıtlanmıştır” dedi.

"BAĞIRSAKLARINIZA YATIRIM YAPIN"

2012 rakamlarına göre Türkiye’de antidepresan satışının giderek arttığını belirten ve “Son 9 yılda antidepresan satışında 2.5 kat artış var. Demek ki mutsuzluk ve depresyon azalmıyor, artıyor” ifadesini kullanan Dr. Aktaş, depresyondan uzak kalmak ve mutlu olmak için bağırsaklara yatırım yapmanın önemli olduğunun altını çiziyor. Bu yatırımın temeli insanın dünyaya gözlerini açtığı doğum esnasında atılıyor. Aktaş’a göre, doğum şekli ve çocukluk dönemindeki beslenme, kişinin sağlık karnesinde çok önemli bir faktör:

"SEZARYENLE DEĞİL, NORMAL DOĞUMLA DÜNYAYA GELENLER DAHA ŞANSLI"

“Çünkü insan, ilk probiyotikleri normal doğumla dünyaya gelirken doğum kanalında alıyor, sezaryenle doğanlar bu şansı kaçırıyor. Yine anne sütü vereceksiniz ki çocuğunuz prebiyotik alsın ve vücudunda geliştirsin. Sonrasında paça çorbası, kemik suyu içireceksiniz, doğal gıdalarla besleyeceksiniz ki hem vücudundaki probiyotikler artsın hem de bağışıklık sistemi gelişsin. Bu dönemde çocuğu doğru beslemezsen, bağışıklığı gelişmez. O zaman bu çocuk erişinlikte bin türlü hastalıkla boğuşur, bunların başında da depresyon gelir.

“ÇOCUKLAR LEBLEBİ GİBİ ANTİDEPRESAN KULLANIYOR”

Bugün çocukların çok önemli bir kısmına antidepresan veriliyor. Çocuklar öğrenme güçlüğü, dikkat dağınıklığı gibi sorunlar nedeniyle leblebi gibi antidepresan kullanıyor ve zombi gibi oluyor. Derslerini çalışıyor, okulda başarılı ama uyumak veya dikkatini toplamak için ilaca ihtiyaç duyan, kimyasallarla yaşayan çocuklar var ve bunların oranı hiç de azımsanacak gibi değil.”

"PROBİYLOTİKLERİ EN ÇOK BU BESİNLER ARTIRIYOR

Depresyondan uzak durmak için glutensiz beslenmeyi, karbonhidrattan, şekerden uzak durmayı, işlenmiş gıdalar değil, doğal gıdalar tüketmeyi öneren Dr. Aktaş, bağırsaklardaki probiyotikleri artıran, serotonin salgılatan, dolayısıyla depresyondan koruyan besinlerden öne çıkanları şöyle sıralıyor:

1- Ev turşusu, ev sirkesi,
2- Paça çorbası ve kemik suyu.
3- Omega 3 zengini besinler, yani keten tohumu, ceviz, semiz otu ve mevsim balığı.
4- Brokoli, lahana, karnabahar.
5- Avokado.
6- Yumurta ve tereyağı.
7- Zeytinyağı.
8- Yeşil çay ve tarçın.

“YAĞ OLMADAN MUTLULUK OLMAZ”

Dikkat çekilen noktalardan biri de yağdan zengin beslenme. Aktaş, “Yağ olmadan mutluluk olmaz” diyor ve hem depresyonun hem de kilo artışının yağdan değil, karbonhidrattan kaynaklandığını aktarıyor:

“Tahıllardaki gluten, bir numaralı depresyon kaynağıdır. Yüksek glisemik indeksi olan tahıllarla, şekerle ve karbonhidratlarla beslenmek, vücuttaki kan şekeri dengesini ve insülin metabolizmasını bozar. İnsülin metabolizması bozulan bir kişinin mutlu olabilmesi mümkün değildir. Huzurlu yaşayamaz, depresif olur.”

“YAĞDAN DEĞİL, ŞEKERDEN KORKUN”

İnsülin sorununun, kalp-damar hastalıkları ve diyabete yol açtığını da vurgulayan Aktaş, “Yağ kilo aldırmaz, çünkü yağın kalorisi yüksektir ama glisemik endeksi sıfırdır. Kan şekerini birden bire patlatmaz, dengeli, kotrollü ve yüksek enerji verir. Ama zeytinyağı ve tereyağı” diye konuşuyor.

“ÇİKOLATANIN MUTLULUK VERDİĞİ KOCAMAN BİR YALAN”

O zaman “tatlı ve en çok da çikolata seratonini yükseltir ve mutluluk verir” tezi ne olacak? sorusuna “Büyük bir yalandan ibaret” yanıtını veren Aktaş’ın gerekçesi ise şöyle:

“Çünkü çikolatadan yeterli miktarda seratonin alabilmek için her gün kilolarca çikolata yemeniz gerekir. Bu durumda obez olursunuz, diyabet olursunuz, mutlu olamadığınız gibi şişmanlıktan ölürsünüz. Yani çikolatanın mutluluk verdiği, üretici firmaların yalanlarından başka bir şey değil.”

alıntıdır

Sabah 3’te uyanmak

Sabah 3’te veya biraz daha geç uyanma olayı oldukça yaygındır. Mistik veya doğaüstü bir olay olmak şöyle dursun aslında anksiyeteye ilişkin uyku bozukluklarının yol açtığı çok yaygın görülen bir problemdir.

Ancak bu olayın daha iyi anlaşılması ve derinine inilmesi açısından detaylı bir şekilde açıklanması gerekir. Sabahın bu kadar erken saatlerinde uyanıp tekrar uykuya dalamamak birkaç gün boyunca yinelendiği takdirde can sıkıcı bir hal alabilir. Bu sebeple durumu düzgün şekilde yönetmeyi öğrenmek önem taşır.

Sabah 3’te uyanmak: ilgili semptomlar





Bu yaygın olayı konu alan birçok yayın mevcuttur. Ancak bunun tuhaf bir tarafı olmadığını unutmayalım: aslında bu beynin o anda hissettiğimiz yüksek seviyedeki anksiyeteye verdiği reaksiyondur. Uykumuzu düzenli olarak aksatmaya başladığında, durumun ele alınması gerekir.

Sabah 3 ile 4 arasında uyanmaya genelde eşlik eden diğer semptomlar ise şöyledir:
Yoğun anksiyete ve huzursuzluk duygusu ile uyanmak.
Hızlı kalp atışları ve bir tehlike hissi.
Yeniden uykuya dalmak imkansızdır. Bu da gerginliği, olumsuz duyguları ve uykusuzluğu arttırır.
Yeniden uykuya dalmayı başarırsanız bu çok hafif bir uykudur ve yorgun uyanırsınız.
Haftada birkaç defa sabah 3-4 arası uyanmak.
Sabahın erken saatlerinde uyanmak ve anksiyete
Neden sürekli sabah 3’te uyanıyorum?

Hafta boyunca sabahın erken saatlerinde aniden uyanıyorsanız kendinize sormanız gereken ilk sorular canınızı sıkan bir şeyin olup olmadığı, çok mu fazla çalıştığınız yoksa duygusal bir sorunla mı karşılaştığınızdır.

Tüm bu faktörler her zaman farkında olmadığımız anksiyete duygusuna sebep olabilir ve beyin bu sorunlara uyku yoluyla tepki verir.

Haydi bu konuya daha yakından bakalım:
Anksiyete doğrudan merkezi sinir sistemini değiştirir ve buna bağlı olarak sistemde uyku-uyanma döngüsüne ilişkin biyo ve nörokimyasal sistemlerde küçük değişiklikler görülmeye başlanır. Bunlar uyku aşamalarını değiştirir (REM ve REM dışı).
Genelde, yattığımızda uykuya dalmakta zorlanırız. Gece yarısı uykuya dalarız ve anksiyete uykumuzun bölük pörçük olmasına yol açar ve bu sebeple uykunun derin ve onarıcı olduğu REM aşamasına varmak zorlaşır. Beynimiz bu anksiyeteyi kaçmamız gereken bir tehdit olarak algılar. Bu alarmı hissetmek sabaha karşı 3’e doğru aniden kalkmamıza sebep olur.
Bu vücudun anksiyeteye verdiği doğal tepkidir ve sinir taşıyıcılarımız değişerek uykuda bozukluklara yol açar.

Bu sorun hakkında neler yapabiliriz?





Uyku bozukluğunun sebebi anksiyete ise, iyi bir uyku istiyorsak stresin kaynakları ve anksiyete sebep olan problemlerle yüzleşmeliyiz.



Hayatınızda bir şeylerin ters gittiğini kabul etmek önemlidir. Gece yarısı bir tehdit hissiyle uyanmak bir şeylerin yolunda gitmediğinin açık bir sinyalidir. Nedenini, hayatınızda tam olarak neyin canınızı sıktığını, sizi mutsuz ettiğini veya tehdit ettiğini kendinize sormalısınız.
Hayatınızda küçük değişiklikler yapın, öncelikler belirleyin ve beyninizi uyarmak ve stres atmak için yeni hobiler yaratmaya çalışın.
Akşam yemeğinden sonra en az yarım saat boyunca yürüyüş yapın. Yürüyün, derin nefes alın ve olaylara farklı açılardan bakın. Rahatlayın.
Eve geldiğinizde rahatlatıcı bir banyo yapın ve yatmaya gidin. Düşünmeniz gereken en son şey “yarın iyi olmam için bu gece uykumu almalıyım.” Beyniniz bu düşünceyi “uymalıyım” şeklinde bir zorunluluk olarak algıladığından strese yol açar.
Zihninizi boşaltın ve düşüncelerinizi sakinleştirin.
Odanızın temiz, iyi havalandırılmış ve güzel koktuğundan emin olun. Uzmanlara göre, uyku için en iyi sıcaklık 20°C’dir. Sıcaklık 25°’nin üstüne çıktığında vücudun rahatlaması zorlaşır. Bunu unutmayın!

Her gece belli saatlerde uykunuzdan uyanıyor musunuz?

İnsan vücudunda, bedensel fonksiyonlarımızı yöneten içsel bir saat bulunur. Her gece aynı saatlerde uyanıyorsanız, belli bir organla ilgili bir konu size uyandırıyor olabilir.

Organlar ve onlarla ilişkili saatler şöyle:


- 21:00 – 23:00 arası: Bu saat aralığı endokrin sistemimizin tekrar dengelendiği ve enzimlerin dolu hale getirildiği zamandır. Bu saatlerde uyumakta zorlanıyorsanız; vücudunuz “kaç-savaş” modunda takılı kalmış olabilir.

- 23:00 – 01:00 arası: Bu saatlerde sık sık uyanıyorsanız, birine gücendiniz, darıldınız ve bunu salıvermiyorsunuz, taşıyorsunuz demektir. Kendinize dönün, kendinize sevgi verin, yapabildiğiniz kadar sakin kalmaya ve enerjinizi bu alana harcamamaya çalışın.

- 01:00 – 03:00 arası: Bu saat aralığı bedeninizin toksinleri atmak ve yenilenmek için kullandığı çok önemli bir zamandır. Bu saatlerde uyanıyorsanız; genelde öfke, hayal kırıklığı ve olumsuz düşüncelerin işareti olabilir.

- 03:00 – 05:00 arası: Bu saatler; akciğerlerin onarımda olduğu ve bedeninize oksijen akıttığı saatlerdir. Akciğer sorunları çoğu zaman keder ve derin üzüntü belirtisidir.

- 05:00 – 07:00 arası: Bu saatlerde daha önce tespit edilen toksinler vücuttan atılır. Kalın bağırsak da bu saatlerde aktiftir.

alıntıdır

Dr. Masaru Emoto ve Su Kristalleri

Dr. Emotonun su ile ilgili fotoğraf çalışmaları

Dr. Emoto ve su kristalleri
Üzerinde yaşadığımız dünyanın büyük bir kısmı sudan oluşmuştur, bizim bedenlerimiz gibi. Ancak, şimdiye kadar su hakkında çok az şey biliyorduk. Öncü Japon araştırmacı Dr. Emoto, su ile ilgili fotoğraf çalışmalarında, doküman haline getirilmiş şaşırtıcı keşfini öğrenene kadar. Bu keşif, bize şimdiye dek bilmediklerimizi öğretti, üzerinde yaşadığımız dünyanın, en kıymetli kaynağı ile, yeni bir şuur seviyesine ulaşmamızı sağladı.

Dr. Masaru Emoto, 1943 yılında Japonya'da doğdu, uluslarası ilişkiler eğitiminden sonra, ikinci bir üniversite eğitim aldı ve Alternatif Tıp Doktoru oldu. Su kristalleri fotoğraflarını ‘’Suyun Verdiği Mesajlar’’ isimli iki kitabında yayınladı, bu kitaplar dünyada 400 bin adet sattı. Dr. Emoto’nun su araştırmasını bu kadar popüler kılan nokta, onun ispat ettiği düşünce ve duyguların, fiziksel realiteyi doğrudan etkilediği gerçeğidir. Aynı yerden alınan su örneklerine, yazılı ve sözlü kelimelerle veya müzikle değişik niyetler, düşünceler yönlendirildiği zaman ‘’su kendi ifadesini (motifi'ni) değiştirmektedir’’.

Dr.Emoto, suyun ifade yansımalarını yakalamayı başarmıştır. Çok soğuk bir odanın içinde, son derece güçlü bir mikroskop ve performanslı bir fotoğraf çekme tekniği ile bunu başarmıştır. Bu yöntemle, donarak yeni oluşmuş su kristallerini fotoğraflamıştır. Ancak, değişik bölgelerden alınmış su örneklerinin hepsi kristalize olamamaktadır. Örneğin, çok kirli nehirlerden alınan su örnekleri, yalnız suyun içinde bulunduğu durumu gösterir.

Dr.Masaru Emoto, su'ya yoğun olarak belli düşünceleri uyguladığında, donmuş suda oluşan kristallerin, değişik motifler haline geldiklerini keşfetmiştir (düşünceye göre, su kristalleri değişiklik gösterir). Yapılan deneyler sonucunda, çok temiz kaynaklardan gelen sularda, suyun kendisine sevgi dolu sözcükler söylendikten sonra, su örneğinde kar tanesi modeline benzeyen parlak motifli, simetrik renkli desenler oluştuğu görülmüştür. Buna karşın, çevre kirliliğinin olduğu bölgelerden gelen su örneklerinde, veya negativ düşüncelere maruz bırakılan su örneklerinde, koyu renkli, asimetrik, tamamlanmamış motifler oluşmuştur.

Bu araştırma sonucunda, Dr. Emoto, üzerinde yaşadığımız dünyayı ve kendi sağlığımızı nasıl positif etkileyebileceğimizi göstermiş, devrim niteliğinde şuursal bir farkındalık yaratmıştır. Dünyanın her tarafından, konferanslara davet edilen Dr.Emoto, Japonya, Avrupa ve Amerika'da, canlı deneyler yapmış, düşüncelerimizin, davranışlarımızın, duygularımızın çevre üzerinde ne kadar derin etkileri olduğunu, açıklığıyla ortaya koymuştur.

Konu ile ilgili, Amerikan Holistik Tıp Derneği Başkanı ("Kutsal Şifacılık"’ isimli kitabı var) Dr. Norman Shealy şu yorumu yapmıştır: ‘’Dünyanın yarısı sularla kaplıdır ve bizim vücudumuzun dörtte üçü su'dan ibarettir. Su, bizim içinde yaşadığımız dördüncü boyutla, ruhumuzun beşinci boyutu arasındaki bağlantıyı temsil eder. Bundan evvel pek çok çalışma, şifacıların hidrojen birleştirmeleri, veya suyun infrared ışınları emmesi ile ilgili, gözle görünmeyen etkilerini meydana çıkartmıştır. Ancak, bu çalışmaların hiçbirisi, Dr.Emoto'nun zarif çalışması ile boy ölçüşemez. Düşünce ve güzelliğin fiiziksel etkisi, bundan önceki çalışmalarda, hiç bu kadar iyi anlatılamamış ve ispatlanmamıştı.’’

Naturally Well mecmuasının editörü, Marcus Laux ise şöyle bir yorum yapmıştır; "Galile, Newton ve Einstein gibi, Dr. Emoto’nun net vizyonu, bize hem kendimizi, hemde evreni, farklı algılamamız gerektiğini göstermiştir. Burada bilim ve ruh birleşerek, dünyayı algılayışımızla ilgili, bir kuantum sıçraması yapılmış, gerçek sağlığımızı kazanıp, nasıl huzur yaratabileceğimiz kendiliğinden ortaya çıkmıştır."

Bütün bunlara ek olarak, yeni bir çalışmaya başlayan Dr.Emoto, bunu Islam dünyasına hediye edeceğini bildirmiştir. Bu çalışmada, Allah’ın 99 isminin, su örnekleri üzerinde oluşmasını sağlamak ve su kristallerini fotoğraflamaktır. Buna örnek olarak ‘’Adl ve Muksit’’ isminin oluşturduğu kristalin resmi, Dr.Emoto’nun web sayfasında yayınlanmaktadır.

"Hado" Fenomeni

Araştırmacı Dr.Masaru, aynızamanda Tokyo'da bulunan Hado Enstitüsünün başkanıdır. ‘’Hado’’ fenomeni ile ilgili yazdığı pek çok kitap vardır. Japonca da bu kelimeyi meydana getiren iki hece, ‘’dalga’’ ve ‘’hareket’’ anlamına gelmektedir.

Aşağıda'ki tanımlama, Dr.Emoto tarafından yapılmış ve suyun tabiatı ile ilgili pek çok keşifler yapmasına vesile olmuştur.

Dr.Emoto'ya göre, "Hado", tüm maddede, atomik seviyede görülen titreşim desenine verilen isimdir, bunun temeli'de insan şuurudur.

Yıllar geçtikçe, Dr.Emoto'nun teorisi kabul gördü ve Hado anlayışı bütün Japonya'da yaygınlaştı. Öyle ki, bu kelime günlük konuşma dilinin bir parçası haline geldi. ‘’Buranın hado'su çok düşük, haydi gelin buradan ayrılalım’’. ‘’Gelin çevremizin Hado'sunu değiştirelim’’ gibi konuşma şekilleri, özellikle Emoto’nun su kristalleri ile ilgili çalışmalarından sonra, Japonya'da yaygınlaşmıştır.

Ancak, resimleri yalnız kristalize olmuş bir su molekülü olarak düşünmemek lazımdır. Dr.Emoto'yu Hado fenomeninin öncüsü yapan şey, onun düşünce ve duyguların, fizik'i realiteyi etkilediğini ispat etmiş olmasıdır!

Yazılan ve söylenen kelimelerle değişik hado=titreşimler meydana geliyor ve müzik dinletildiği zaman su ‘’ifadesini (motifini) değiştirmektedir.’’ Örneğin insan şükran duygusunu ifade edince, hemen suya yansımaktadır. Bu konu ile ilgili sıkça sorulan sorulara ve cevaplarına aşağıda yer verdik:

Soru: Su kristali bize ne anlatıyor?

Cevap: Su kristalleri, oluşan titreşim deseni ve görüntüleridir. Genelde positiv titreşimler, güzel şekilde oluşmuş su kristalleri meydana getirir ve kristalizasyon oranı, negatif titreşimlerin meydana getirdikleri kristalizasyon'dan daha fazladır.

Soru: Su kristalleri, neden çeşitli kelimeler ve manâlarına bağlı olarak değişiklik gösteriyorlar?

Cevap: Bütün lisanlar, tabiatın titreşimlerinden meydana gelir. Ebeveynlerimiz ve öğretmenlerimiz tarafından eğitildikten sonra, tabiatın lisanını konuşmaya başlarız. Ama küçük yaşlarda onların konuştuğu lisanı nasıl öğrenebildik? Tabiatın muazzam büyüklükteki titreşimi, bizi bu sorunun cevabına yönlendirebilir. Positif titreşimler, güzel sözleri yarattı, negativ titreşimler ise, negativ kelimeler yarattı. Bu fenomen, evrenin en temel prensibidir.

Soru: Şayet suya önce negatif bir söz olan ‘’beni rahatsız ediyorsun’’ söylenip, ardından tekrar ‘’Sevgiler ve teşekkürler’’ gibi bir ifade söylenirse, su gene güzel kristaller oluşturabilirmi?

Cevap: Evet, oluşturabilir. Özellikle ‘’Sevgiler ve teşekkürler’’ gibi bir kelime, yaptığımız araştırmalara göre, en güzel su kristalini oluşturmuştur.

Soru: Hangi tip su insanlara en uygun olanıdır?

Cevap: Birlikte kendinizi en rahat hissettiğiniz su. Kendinizi su ile yanyana koymaya çalışın. Öyle ki, biz su çeşitleri arasından seçim yapabilir ve kendimize en uygun olanını bulabiliriz. Suyu sanki bir kadını veya bir erkeği sevdiğimiz gibi sevmeliyiz.

Soru: ‘’Suyun verdiği Mesajlar’’ isimli kitabınızda, delillerle sabit olan bir fotoğraf kolleksiyonu var. Bundan da şu sonuca varabiliriz; hayvanlar, bitkiler, insanlar, organik veya inorganik herşey, kısacası tüm varlık birbirleri ile olan ilişkilerinde muhteşem bir ahenk içinde. Diğer taraftan aynı deneyi, tekrar tekrar yaparak, sonuçların yine aynı neticeye mi varacağı, yoksa olası bir farklılık göstereceği açısından enteresan olabilir mi?

Cevap: Evrenin sürekli bir akış içinde olduğu söyleniyor. Bu nedenle şimdiki bu dakika, bir sonraki dakikada artık burada olamaz. Bu bağlamda, su kristalleri de aynı sonucu vereceklerdir. Ancak deney yapılan ortam aynı kalırsa, beklenen aynı sonuçları alırız. Bu yüzden kelime deneyleri için, el yazısı değilde, basılmış harfler kullanıyoruz. Tabii daha kapsamlı bir görüş bildirmek için, daha fazla deney yapmamız gerekiyor.

Soru: Şayet DNA, insan dokusunun, virüslerin, kelimelere (insan ses'ine) reaksiyon gösterdiğini bilseydik, bunu tedavi amaçlı kullanabilirmiydik?

Cevap: İnsan bedenin yapısı 42 oktavdan meydana gelmiştir ve bu frekanslarla ifade edilebilir. Bu da demektir ki, hem bakteriler, hem de mitokondri, bu skalada yer alır. Şayet biz bunlara denk gelen uygun frekansları yayabilirsek, o zaman bir iletişim imkanı doğabilir. Zaten şu anda pek çok insan, alternatif tıp uygulamaları yapıyor, ama bu teori hakkında bilgileri yok. DNA ve virüslerin yüksek frekans seviyesinde yer aldığını tesbit ettiğimize göre, frekansları konuşmaktansa, şuurumuzu nasıl yönlendireceğimiz daha önemlidir.

Soru: Su'da benlik (ego) veya rahatsızlık duygusu varmıdır?

Cevap: Sonuç olarak su'da benlik (ego) veya rahatsızlık yoktur. Ancak, suyun misyonu, bizim düşüncelerimizi, veya önlerine çıkan herhangi birşeyi taşımak, yani çok boyutlu bir nakliyeci olarak davranmaktır. Su, verilen bilgileri mütemadiyen kopyalar. Su kristali fotoğrafına baktığımızda, ilk etapta suyun şuurlu olduğunu düşünürüz. Bu durumda su, projeksiyon yapan bir yansıtıcı ve ayna görevini yapan tek şeydir. (sufizmveinsan.com)

Pirinç deneyi - Söz büyüdür!

Kavanozda pirinçler
11 Ocak 2013 Film gecemizde "Su belgeseli" izlemiştik. Bir kaç taşım kaynatarak, iki kavanoza pirinçleri koyduk, kapaklarını kapattık. Birisine "Seni Seviyorum", diğerine senden nefret ediyorum" yazmıştık. Geçen zaman içinde ofis adresimiz değişmiş, ben de pirinçleri eve getirmiş, mutfakta bir köşeye bırakmıştım. Arkadaşlar ilk zaman pirinçler ne oldu diye sormuşlardı. Pirinçlerde bir değişiklik yoktu.

Yıllar önce yaptığım bu deneyde nefret yazdığım kapkara olmuş, diğeri gül rengine dönüşmüştü. Bu seferki kavanozların değişmemesi beklemediğim bir şeydi. Bir keresinde pirinçleri soran bir arkadaşım bana takılmıştı "Senin evde mübarek bir pozitif enerji var, besbelli bu yüzden pirinçler değişmedi" diye. Gülmüştüm, mümkündür diye.

Üç aydan beri kavanozlar bekliyor o köşede. Bahar temizliği yaparken, artık bunların değişesi yok, atayım da kalabalık etmesin dedim. Ama içlerini boşaltmadan çöpe gitmesin dedim ve kavanozları açtım.

Üzerindeki yazılardan görüldüğü gibi yeşil kapaklı olan nefret ediyorum yazan idi. Kapağı açtım ama kokudan başım döndü. Ekşi, kötü, pis bir koku yayıldı mutfağa. Üç aydır kokmuş tabi ki dedim, diğerini açmaya koyuldum. Lakin sürpriz beni bekliyormuş. Olağanüstü güzel bir gül kokusu sardı mutfağı, şok oldum resmen.

Söz'cüklerinize dikkat ediniz, "söz" büyüdür. Bir kez daha bunu anlamış olmaktan inanılmaz etkilenmiş durumdayım. İşi gücü bıraktım öyle kalakaldım.

Dört kural'ı dikkate alınız:


ALINTIDIR